17 Kasım 2021

+65’in pandemi
günlüğü #3: Alaylı bakışlar altında
dijital göçmenlik

Esra Açıkgöz

İnternetten banka işlerini yapmak, HES kodu ve aşı randevusu almak… Her biri 65 yaş üstü büyük efor gerektiren teknolojik işler. Yaşar Gökoğlu’nu da, pandemide eve hapsolmak bir yana en çok bunlar zorladı

“Ben, bir sosyal güvenlik numarası, ekrandaki bir görüntü değilim… Sizden hakkım olanı istiyorum. Ben, Daniel Blake, bir yurttaşım. Ne daha az, ne daha fazla.” Böyle sesleniyordu ünlü yönetmen Ken Loach’ın 2016 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü alan “Ben, Daniel Blake” filminin kahramanı. Onu böyle çileden çıkaransa, iki ay çalışamaz raporu verildiği için sosyal yardım kuruluşlarına başvurmak zorunda kalmasıydı. Kurşun kalemden vazgeçmeyen marangoz ustası, 59 yaşındaki Daniel’in teknoloji ve bürokrasiyle imtihanı işte böyle başlıyordu… Film, teknolojiyle 50’lerinde tanışan milyonlarca yaşlının bilgisayar ve interneti öğrenemezse, devlet tarafından nasıl da bir tuşa basar gibi “silinebileceğinin” en güzel anlatısı.

72 yaşındaki Yaşar Gökoğlu’nun yaşadıkları da bunu doğruluyor. Adana’da yaşayan Gökoğlu için pandemi, yalnızlığın sokağa taşındığı bir dönemin başlangıcı oluyor. Öncesinde evde “seçilmiş” yalnızlığını yaşasa da her gün dışarı çıkıp aktivitelere katılıyor, arkadaşlarıyla görüşüyor. Yasaklar gelince “yalnızlık sokağa iniyor, toplumsallaşıyor.” En çok da “yalnızlığını bastıracak teknolojik bilgisi olmamasına” dertleniyor. Bir dijital göçmen o. Bu yüzden, ev duvarlarını sanal dünya sayesinde aşma şansını da kaçırıyor. “1949 doğumluyum. Teknolojinin 90’larda geldiğini düşünürsek, bilgisayarla tanıştığımda 50 yaşın üzerindeydim” diyerek anlatıyor bunun nedenini, “pandemi sürecinde HES kodu, doktor randevusu almak gibi işlerde çok zorlandım.” Sırf teknolojiyle geç tanıştığı için yaşadığı dışlanmışlığa akıl erdiremiyor: “Mesela, bir gün trene binmek için HES kodu gerekince, istasyon çalışanlarının yardımıyla aldım. Çalışanların sanki büyük bir kabahat işlemişim gibi, alaycı bakışları hâlâ aklımda.”

Gökoğlu’nun teknoloji yüzünden yaşadığı zorluklar bunlarla sınırlı değil. Karşısına ezberlemesi gereken birçok şifre çıkıyor: e-devlet, HES kodu, banka hesap şifresi… E-devlet şifresini unutunca tekrar tekrar para verip yeniletmek zorunda kalıyor. Aşı randevularını internetten yapamadığından, hep 182’yi kullanıyor ancak ona da 20 defa arayıp dakikalarca bekledikten sonra ulaşabiliyor. “Bu işleri yapacak bilgiyi edinmemizi sağlayacak bir birim kurulmadı. Üstelik teknolojiyle aram, iş zamanındaki bilgisayar bilgim dolayısıyla ortalama bir yaşlıdan daha iyiydi. Ben böyle zorlandıysam, diğerleri neler yaşadı, tahmin edemiyorum” diyor. TÜİK’in verileri de +65’in bu dönemde ne kadar çabaladığını gösteriyor. İnternet kullanan 65-74 yaştakilerin oranı 2015’te yüzde 5,6 iken 2020’de yüzde 27,1’e yükseliyor.

“Sokakta ne işin var” bakışları…

Gökoğlu, 12 Mart döneminde cezaevinde yatmış biri olarak “tecrit” deneyimine sahip. Ancak pandeminin izolasyonu çok daha ağır geliyor. “Çünkü” diyor, “pandemi duvarların ötesinde görünmez duvarlar koydu hayatımıza. Yaş ayrımcılığı yapmasalardı, yaşlılar olarak bu kadar kıstırılmış, hayatımız yasaklanmış duygusuyla yaşamazdık…”

Yaşar Gökoğlu

“Biz yaşlıları bir yıl boyunca hastalığın suçlusu gibi gösterdiler. 20 milyon insanın aşı olmamasında bu algı da etkili”

Bu süreçte kendini mümkün olduğunca hareketsizlikten korumaya çalışıyor. Volta alışkanlığının da yardımıyla günde birkaç saatini, 65 metrekare evin içinde tur atmaya ayırıyor. Birçok arkadaşı, “Çık, mahallende dolaş” dese de, “densizin biri, bir şey söyler, altta kalmayınca iş büyür” diye yapmıyor. İzinli saatlerde bile “Sokakta ne işin var?” bakışlarından kaçamıyor. Otobüs yasakları, Gökoğlu’nu Adana sıcağında 8-10 kilometrelik çileli yürüyüşlere başlatıyor. “En azından sağlam bir yürüyüş alışkanlığı kazandım” derken hayata gülmeyi beceren insanlara özgü bir mutluluk düşüyor sesine.

Zaten “makbul” karşılanmıyorlardı

Gökoğlu’na göre, yaşlıların “makbul” sayılması salgından çok daha önce bitti. Özellikle de aileyle paylaşacağı bir emekli maaşı olmayanlar için. Pandemi sadece şunun net görülmesini sağlıyor: “Yaşlının el üstünde tutulduğu haller üzerine roman yazma, istatistik tutma imkânı bile olmadan bitmiş!” Geriye kalansa, muhafazakârın da solcunun da birleştiği bir nefret. Mesela, genç ve solcu bir arkadaşı, niye yapıldığı üzerine kafa yormadan, “bu yaşlılar yok mu? Otobüse binip serbest kartla son durağa gidip dönüyor, boşuna yer işgal ediyorlar” diyebiliyor. Oysa Gökoğlu nedenini biliyor: “Yaşlının toplumda bir yeri, horlanmadan gidebileceği mekân yok ki… Sosyalleşmeyi otobüse binmekte buluyor.”

“Yaşlılıkla ilgili mücadeleyle alışılmamış bir şeyi istiyorsunuz, belki de sonunu sizin göremeyeceğiniz bir şeyi…”

Yaşlılar “günah keçisi” ilan ediledursun, ölümlerin 300’e yaklaştığı şu günlerde ölenlerin çoğu aşıyı reddedenler olduğu halde bir şey yapılmamasını anlamıyor. “Biz yaşlıları bir yıl boyunca hastalığın suçlusu gibi gösterdiler. Toplumda şu algı oluştu: ‘Bize bir şey olmaz, bu yaşlı hastalığı.’ 20 milyon insanın aşı olmamasında bu algı da etkili. Yani gençlerin ölmelerinin nedeni hükümetin bize uyguladığı ayrımcı politikalar” derken şaşkınlığına bir de kızgınlık ekleniyor.

Huzurevi için sekiz yıl bekleme sırası

Gökoğlu, iki sene önce Adana’da Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın huzurevinde kalma imkânını sorduğunda, “Sekiz yıla kadar dolu. Ama Gümüşhane’de, Niğde’de boş yer var” yanıtını alıyor. Yaşlısına, memleketinde “huzur içinde” yaşamak için sekiz yıl hayatta kalma zorunluluğu getiren sisteme gülsün mü, kızsın mı bilemiyor. Ancak bildiği bir şey var: Yaşlılık, çekilmiyor.

“Neden biliyor musun?” diye sorup kendi yanıtlıyor: “Beden yaşlanıyor ama akıl ve ruh yaşlanmıyor ki… Keşke ruh da yaşlansa… Gençken hayallerin oluyor, uzak da olsa dert etmiyorsun. Önümde uzun bir hayat var, mücadele edersem, çözerim diyorsun. Yaşlanınca şevkin azalıyor. En kötüsü de ne kadar vaktin olduğunu bilmiyorsun… Hâlâ yapmak istediğin, ukde kalmış şeyler var ancak fiziki sınırlara çarpıyorsun.”

O sınırları giderecek merkezi, yerel yönetim bulunsa, yaşlılığın daha çekilir olacağını biliyor. O yüzden yaşlıları umursamadıklarını görmek çok öfkelendiriyor. “En kötüsü de şu” diyor, “İnsanlara ‘gel hakkımızı arayalım’ dediğinizde, ‘amannn’ diyor. Sendikaya girerken, toplu sözleşmeyle daha çok para alacağız dediğin için ikna oluyor. Ancak yaşlılıkla ilgili mücadeleyle alışılmamış bir şeyi istiyorsunuz, belki de sonunu sizin göremeyeceğiniz bir şeyi…”


• Bu yazı dizisi, Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı’nın (FNF) desteğiyle sunduğu bilgi edinme hakkına dayalı araştırmacı gazetecilik bursları kapsamında hazırlanmıştır.