Fotoğraf / Marla P.

17 Nisan 2021

9 soruda net sıfır emisyon hedefi

Gezegen

İklim politikaları gün geçtikçe “net sıfır emisyon” hedefleri etrafında tanımlanıyor. Peki, bu hedef ne anlama geliyor ve ne vaat ediyor? Net sıfır sera gazı emisyonu hedefine nasıl erişilir ve hangi alanları kapsar? Dokuz maddede ele aldık

İklim krizi ile mücadele giderek bilim insanlarının katkılarıyla tanımlanmış, ölçülebilir hedeflere dayalı politikalar üzerine inşa ediliyor. Bunların başında atmosfere salınan insan kaynaklı sera gazı miktarının düşürülmesi geliyor. Düzenli artışın önce durdurulup kontrol altına alınması, ardından da düşük karbon ekonomisine geçiş iklim mücadelesinin önemli safhaları. Bu çerçevede belirlenen ve Paris Anlaşması sonrasında birçok politika belgesinde bağlayıcı bir taahhüt olarak yer almaya başlayan temel kavramlardan biri de net sıfır emisyon; bir başka deyişle atmosfere salınan ve sera etkisine neden olan başta karbondiyoksit olmak üzere toplam sera gazı miktarının yeryüzü tarafından emilen sera gazı miktarıyla eşit hâle gelmesi.

Hükümetlerin kalkınma ve sanayi stratejileri, belediyelerin şehircilik anlayışları gibi makro politikalar bir yana, özel işletmelerin faaliyetleri, hatta her bireyin günlük yaşamı artık karbon salınım miktarının dengelenmesi etrafında yeniden tanımlanıyor, biçimleniyor. Peki, net sıfır emisyon olgusunu belirleyen unsurlar neler ve bu hedefe erişmek için önümüzdeki on yıllarda ne tür adımlar atılabilir? Dokuz maddede ele alıyoruz.

Fotoğraf / Poznan, Polonya. Marcin Jozwiak

➀ Net sıfır emisyon hedefine nasıl erişilebilir?

“Net sıfır emisyon” terimi ile tam olarak ne ifade edildiğini mercek altına alalım. Öncelikle “net sıfır”, “sıfır emisyon” anlamına gelmiyor. “Net” kelimesi, atmosfere salınan sera gazlarıyla doğa tarafından emilen sera gazlarının – en azından – eşitlenmesi vurgusunu içeriyor. Dolayısıyla net sıfır emisyona erişmek, “karbon nötr” veya atmosferde sera gazı efektini pekiştiren bütün gazları dikkate aldığından giderek yaygınlaşan deyimle “iklim nötr” olmaktan geçiyor. Bunun için birçok yol mevcut:

– Net sıfır emisyon hedefinin ana eksenini oluşturan unsur enerji üretiminde fosil yakıtların kullanımına son verilmesi; ulaşım da dâhil olmak üzere her alanda enerji ihtiyacının temiz, yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği politikasıyla sağlanması. Bunu büyük çapta gerçekleştirmek için bazı hükümetler uzun vadeli planlar geliştirmeye başladılar.

– Sanayi, tarım ve kentsel planlama politikalarında enerji verimliğini arttırmaya yönelmek, bunu sağlayacak yeni teknolojilerin ve süreçlerin geliştirilmesini desteklemek.

– Karbon yakalama çözümlerine yatırım yapılması. Bunların başında en doğal ve düşük maliyetli çözümlerden biri olan ağaç dikmek ve tabiatın, özellikle de biyosfer rezervi olarak belirlenen bölgelerin korunması geliyor. Bu çerçevede kendilerine net sıfır emisyon hedefi koyan ülkelerin ya da uluslararası şirketlerin, ağaç dikme programlarına yatırım yapmak suretiyle karbon yakalanmasına katkı sağlamayı taahhüt ettiklerini görmek mümkün. Atmosfere yayılan sera gazının karbon yakalama çözümleriyle denkleştirilmesine “karbon telafisi” (carbon offset) adı veriliyor.

– Öte yandan, karbon telafisi için hiç de mubah görülmeyen yollar var. Bahsedilen denkleştirme ya da karbon nötr durumu, bir hükümet ya da özel bir işletmenin başka bir ülkenin karbon salım hakkını satın almasıyla sağlanabiliyor. 2015’te imzalanan Paris Anlaşması’na gidilen süreçte salım hakkı üzerinden ticaret yapılması sıklıkla gündeme gelmiş ve eleştirilmişti. Bilim insanları ve iklim aktivistleri, “iklim adaleti” vurgusuyla gelişmiş ülkelerle kalkınmakta olan ülkeler arasında karbon salım hakkı anlaşmaları yapılmasına karşılar. Bunun yerine, kalkınmakta olan ülkelerde karbon sıfır toplumlar oluşmasına imkân tanımak için iklim alanındaki finansal desteklerin artması talep ediliyor.

Ayrıca, net sıfır emisyon hedefinin temelini oluşturan prensipler birtakım genellemelere dayanıyor. Bitkilerin ve toprağın atmosfere salınan fosil yakıt kaynaklı gazları yakalama kabiliyeti, “net sıfır” hesaplamalarında öngörülen kapasiteden sınırlı. Giderek daha fazla gördüğümüz şekilde şirketlerin ürünlerini veya faaliyetlerini “karbon nötr” olarak pazarlamaları ise temelde yanıltıcı. Bu genellemelerin içerdikleri mitler hakkında, petrokimyadan tarıma birçok alanda uzmanlık sahibi 41 bilim insanının kaleme aldığı “net sıfır emisyon ve karbon telafisi hakkında çökertilmiş 10 mit” adlı metni (İngilizce) okumanızı öneririz.

Fotoğraf / “Fridays For Future” yürüyüşü, Bonn, Almanya, 2019. Mika Baumeister

➁ Paris Anlaşması, net sıfır emisyon hedefini odağına alan iklim politikaları açısından bir eşik mi?

Evet, dönüm noktası dahi denebilir. 12 Aralık 2015’te imzalanan Paris İklim Anlaşması’nda küresel ısınmayı ortalama 2 derecenin altında tutma hedefinin belirlenmesi, sera gazı salınımlarının azaltılmasını, uzun vadede de “net sıfır” seviyesine çekilmesini bir iklim bilincinden ibaret olmaktan çıkardı ve politikaya dönüşmesini sağladı. Hükümetler ilk defa küresel ısınmayı önlemek için üzerlerine düşen sorumlulukla yüzleşti (ya da yüzleşmek zorunda kaldı).

Ayrıca, Paris Anlaşması’nın bağlayıcı özelliği iklim hareketinin taleplerine de bir zemin oluşturuyor. 2018 yazında İsveçli lise öğrencisi Gretha Thunberg’in iklim için okul grevi eyleminden sonra çığ gibi büyüyüp küresel bir gençlik hareketine dönüşen Gelecek İçin Cumalar (Firdays For Future) ve aynı dönemde Londra’daki iklim protestolarında doğan Yokoluş İsyanı’nın hükümetlere yönelik çağrılarında net sıfır emisyon hedefi önemli bir yer tutuyor. Dahası, net sıfır emisyon hedefine 2030’a kadar ulaşılabilmesi için birçok ülkede iklim aktivistleri ulusal ve yerel yönetimlere İklim Acil Durumu ilan etmeleri yönünde çağrı yapıyorlar.

➂ Net sıfır emisyon hedefine ulaşan ve politika belgelerinde yer veren ülkeler hangileri?

Evet, var! Net sıfır emisyon dersini en çok çalışan ülke, Himalaya dağlarının ücra bir köşesine sıkışmış Butan. Hepimizin halkının mutluluğunu ölçmesiyle tanıdığı Butan’ın iklim krizine karşı da ön safta yer alması şaşırtmamalı. Butan’ın anayasasına göre ülkenin hâlihazırda yüzde 70’lerde olan ormanla kaplı arazisi, yüzde 60’ın altına düşemez. Ülkenin yüzde 51’i ise koruma altında bölgelerden oluşuyor. Ayrıca 2030’a kadar atıksız ülke olma hedefiyle alışkanlıkları değiştirmek için her ayın ikinci günü bir saat boyunca tüm halk atık toplamak ve temizlik yapmak için seferber ediliyor. Üstelik, elektriğe erişebilen hane sayısı 2006 ile 2016 arasında yüzde 60’tan yüzde 99’a çıkmasına rağmen Butan net sıfır emisyon dengesini korumayı başarmış. Ürettiği karbonun üç katını ormanlarıyla bertaraf eden Butan karbon negatif iki ülkeden biri. Diğeri ise, ülkenin yüzde 93’ü Amazon ormanlarıyla kaplı Surinam.

Bu iki ülkenin yanı sıra, altı ülke net sıfır hedefini kanunlaştırdı. Aralarında İsveç hedef tarihini 2045 olarak belirledi, diğer beş ülke ise 2050’de net sıfır emisyona erişme taahhüdünde bulundu. Bunlar sırasıyla: Birleşik Krallık, Fransa, Danimarka, Yeni Zelanda ve Macaristan. Avrupa Birliği ve beş ülkede ise (Güney Kore, İspanya, Şili, Fiji, Kanada) 2050’de net sıfır emisyona erişme zorunluluğu kanun teklifi aşamasında.

Net sıfır emisyon hedefine kanun gibi bağlayıcı olmayan, ancak uzun vadeli stratejilerin pratiğe geçirilmesini sağlayan çeşitli politika belgelerinde yer veren 18 ülke daha bulunuyor.

Tüm bu bilgilere Energy and Climate Intelligence Unit’in hazırladığı, net sıfır emisyon politikaları takibi (“Net Zero Tracker”) sayfasından erişmek mümkün. Sayfadaki grafikte, net sıfır emisyon hedefinin tartışmaya başlandığı onlarca ülkeye de yer verilmiş. Bir eksik dikkat çekici – bunu 9. maddede daha detaylı olarak ele alacağız.

Fotoğraf / Stefan R.I. via Picspree

➃ Kirletici firmaların “net sıfır emisyon” taahhüdünde bulunmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Paris Anlaşmasıyla birlikte genişleyen küresel iklim hareketi büyük kirletici firmalar üzerindeki baskıyı artırıyor. Shell, BP, Coca-Cola, Pepsi, Unilever, Nestlé ve daha birçok kirletici firma son iki yılda “net sıfır emisyon stratejisi” oluşturduklarını açıkladılar. Peki, bu stratejiler ne kadar gerçeği yansıtıyor ve perde arkasında iklim açısından bağlayıcı politikaların oluşturulması aleyhinde lobicilik faaliyetleri yürütülüyor mu?

Söz konusu küresel şirketler olduğunda şeytan çoğu zaman ayrıntılarda gizleniyor. Örneğin dünyanın en büyük kirleticileri arasında, özel şirketler kulvarında ilk beşe giren Shell, Şubat 2021’de net sıfır emisyon niyetini somut bir stratejiye döktü. Ancak stratejide, iklim krizi ile mücadelede en kritik dönem olarak görülen önümüzdeki on yılda üretimin yüzde 20 oranında arttırılması öngörülüyor. Öte yandan, “net sıfır” hesaplarının yumuşak karınlarından biri “denklik hesabına”, yani üretilen ve telafi edilen sera gazlarının eşitlenmesine dayanıyor olması. Petrokimya firmalarının fosil yakıt üretimlerini azaltmadan alternatif yeşil enerji teknolojileri sunarak net sıfır emisyona yaklaşmaları pekâlâ mümkün. İklim ekonomisi jargonunda buna karbon yoğunluğunu (carbon intensity) azaltmak deniyor. Prensipte bu, fosil yakıt üreten enerji firmaları açısından yeni teknolojilere yatırımlarını hızlandırmaya teşvik edici bir formül gibi görülebilir. Ancak fiilen, fosil yakıt üretiminin düşürülmesinin geciktirilmesine yol açıyor. Bir başka deyişle, Shell’in kısa vadede belirlediği strateji, rezervlerindeki petrolü daha hızlı tüketip net emisyon değerini dolaylı yollarla azaltmak üzerine kurulu. Bu da iklim açısından hiç de iç açıcı değil.

Halkla ilişkiler kampanyalarının iklim alanında bir diğer şampiyon kirletici firması ise Coca-Cola. Dünyanın en büyük plastik atık kirleticisi, 2040 yılında net sıfır emisyona erişeceğini vaat etti. O halde artık kolalarımızı gönül rahatlığıyla yudumlayabilir miyiz? Pek sayılmaz. Coca-Cola’nın iklim aleyhinde lobicilik sabıkası bir hayli kabarık. 2017’de sızdırılan iç strateji belgeleri, firmanın AB’deki atık toplamanın ve depozito sisteminin geliştirilmesi yönündeki politikalara karşı olduğunu ortaya koymuştu. Tepkiler üzerine Coca-Cola plastik sanayisi için lobicilik yapan Plastics Industry Association’ndan (Plastik Sanayii Derneği) çekildiğini duyurmuştu. Ocak 2021’de Grist’in internet sitesinde yayınlanan Nathanael Johnson’ın haberine göre ise tüm ışıltılı reklamların ve vaatlerinin aksine, Coca-Cola ve Google gibi firmalar Amerikan Kongresi’nde iklim ajandasının ilerletilmesi konusunda sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla ortaya konan net sıfır emisyon hedeflerinin toplumun ve medyanın denetimine tabi tutulması şart.

Net sıfır emisyon politikalarına karşı çıkan çok güçlü başka sanayiler de var. Bu senenin başında New York Üniversitesi tarafından yayınlanan kapsamlı bir araştırmaya göre ABD’deki endüstriyel et ve süt ürünleri firmaları 2000’li yıllardan bu yana iklim politikaları aleyhinde lobiciliğe milyonlarca dolar harcadı ve harcamaya devam ediyor.

Kısacası, tüm dünyada artan iklim bilinci firmalara net sıfır emisyon hedefi belirlemekten kaçınma imkânı tanımıyor. Ancak iklim mücadelesinin en kritik ayaklarından biri kirletici firmaların söylemleriyle eylemlerinin örtüşüp örtüşmediği konusunun peşini bırakmamak olacak.

Fotoğraf / Indiana’da bir güneş paneli tarlası, ABD. American Public Power Association

➄ Küresel firmalar ve işletmeler için belirlenen kıstaslar var mı?

Net sıfır emisyon politikalarının olumsuz tarafı küresel firmalara ağaç dikme inisiyatiflerine destek vermek gibi, üretim süreçlerini değiştirmeden karbon telafisi yapabilme seçeneği sunması. Şirketlerin net sıfır hedeflerini telafi stratejisi yerine salınım azaltma politikası üzerine kurmalarını sağlamak için Karbon Saydamlık Projesi (CDP), BM Küresel İlkeler Sözleşmesi (UN Global Compact), Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) ve Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) ortaklığında Bilime Dayalı Hedefler girişimi başlatıldı. Bu çerçevede şirketlerden net sıfır emisyon stratejilerini oluştururken iklim bilimiyle uyumlu kıstasları temel almaları bekleniyor. Telafi faaliyetleri ise net sıfır emisyon için geçerli bir yöntem sayılmıyor.

Girişimin Bilime Dayalı Net Sıfır Hedefi el kitabı ise şirketlerin açıkladıkları net sıfır emisyon hedeflerinin gerçekçi olup olmadığını saptamak için gözlemci kurumlara ve gazetecilere şu kılavuz-kriterleri sunuyor:

Kapsam: Şirketlerin net sıfır hedefleri, değer zincirlerinde atmosfere salınan tüm sera gazlarının kaynaklarını içermeli.
Şeffaflık: Şirketler net sıfır hedefine dahil edilen ve dışında bırakılan tüm sera gazı salınımları, net sıfıra erişmeyi hedefledikleri süre, bu süre içerisinde azaltmayı ya da nötralize etmeyi planladıkları salınım miktarı ve, varsa, ara hedefler ya da kilometre taşları konularında şeffaf olmalılar.
Salınım azaltma temelli strateji: Şirketler değer zincirlerinde atmosfere salınan sera gazlarının kaynaklarını ortadan kaldırmayı hedeflemeliler. Bu hedef, küresel ısınmayı 1.5 °C derece ile sınırlı tutma yönündeki salınım azaltma çabalarıyla süre ve ölçek açısından tutarlı olmalı. Bir şirketin net sıfır emisyona geçiş sürecinde telafi ve nötralizasyon tedbirleri, değer zincirindeki salınım miktarının azaltılması için gerekli tedbirlerin yerine geçici süreliğine alınabilir, ama kesinlikle yerine geçemez.
Salınım azaltma hiyerarşisi: Şirketler stratejilerinde salınım nötralize etme ya da telafi etme stratejileri yerine sera gazı kaynaklarının ortadan kaldırılmasına öncelik vermeli, değer zincirinde ya da dışında var olan karbon stoklarını ise korunmalı.
Son tarih 2050: Şirketler net sıfır sera gazı emisyon hedefine 2050’den önce erişmeli, salınım azaltma miktarının daha düşük olması pahasına daha erken bir hedef belirlenmemeli.
Hesap verilebilirlik: Uzun vadeli net sıfır hedefler, şirketlerin faaliyet ve yatırım planlamalarıyla uyumlu bir süreç içerisinde, bilime dayalı ara salınım azaltma hedefleriyle desteklenmeli, gidişat kontrol edilebilmeli.
Ekolojik ve sosyal güvenceler: Salınım azaltma stratejileri güçlü sosyal ve ekolojik ilkeler üzerine kurulmalı, biyoçeşitlilik, ekosistemler ve çalışan hakları korunmalı.

Fotoğraf / Avrupa’nın ilk iklim nötr mahallesi Västra Hammen, İsveç. La Citta Vita via Flickr

➅ Nüfusun yoğun olduğu metropoller nasıl bir strateji izliyor?

BM Habitat’ın verilerine göre dünyadaki enerjinin 78’ini şehirler tüketiyor. Atmosfere salınan sera gazlarının yüzde 60’ından da yine şehirler sorumlu. Net sıfır emisyona erişmek için birçok ülkenin ve kurumun hedef olarak belirlediği 2050 yılında 2.5 milyar kişinin şehirlerde yaşaması bekleniyor. Dolayısıyla belediyeler ve özellikle büyük metropoller sürdürülebilir bir şehircilik anlayışıyla sera gazı salınım miktarının azaltılmasında çok önemli bir role sahip.

Paris Anlaşması’ndan bir yıl önce, 2014’te 17 büyük metropol belediyesi Kopenhag’da bir araya gelerek Karbon Nötr Şehirler Birliği’ni (Carbon Neutral Cities Alliance) kurdu. Oluşumun bugün itibariyle Berlin, Paris, Londra, Amsterdam, New York, Rio de Janeiro, Toronto, Sydney gibi dünyanın en kalabalık şehirlerinden bazılarının da aralarında olduğu 22 üyesi var. Oluşuma üye olmak için belediyelerden şu kriterleri doldurmaları bekleniyor:
– Belediye Meclisinin tüm sektörleri kapsayan (enerji, ulaşım, atık yönetimi) bir karbon nötr hedefini kabul etmiş olması;
– Karbon nötr hedefinin uygulanmasına yönelik bir planın hazırlanmış ya da hazırlanma sürecinde olması;
– Karbon nötr hedefinin uygulanmasına yönelik planı hayata geçirmek için gerekli bir bütçe ve kadronun oluşturulmuş olması;
– Şehrin birliğe aktif olarak katılması ve bu çerçevede küresel net sıfır emisyon hedeflerine bağlılığını göstermesi.

Öte yandan, Birleşik Krallık’ta Manchester belediyesinin öncülük ettiği ve altı Avrupa şehrinin (Frankfurt-Almanya, Modena-İtalya, Vilvoorde-Belçika, Zadar-Hırvatistan, Bistrita-Romanya ve Tartu-Estonya) yer aldığı URBACT Sıfır Karbon Şehirler projesi de halen devam ediyor. Paris Anlaşması’nın ardından başlatılan bir başka girişim ise C40 Şehirler ağı. Kalkınmaktaki ülkelerin görece daha fazla temsil edildiği, 97 şehrin üye olduğu bu ağ ulaşımdan atık yönetimine birçok alanda işbirliği imkânı sağlıyor.

2010’dan bu yana da kültür başkentlerinin yanı sıra “yeşil başkentler” seçen Avrupa Birliği ise 2030 yılına kadar 100 şehrin iklim nötr olması hedefini duyurdu. İklim nötr kentsel planlamada ise en önde giden şehirlerin başında Malmö geliyor. İsveç’in üçüncü büyük şehrindeki Västra Hammen mahallesi, Avrupa’nın ilk iklim nötr mahallesi olarak anılıyordu. Malmö her ne kadar 2020 için koyduğu tüm şehrin iklim nötr hale gelmesi hedefini yakalayamamış olsa da, yeni, bütün ayrıntıların dikkate alındığı, kentin karşı kıyısındaki Kopenhag’ın da dahil olduğu bir plan hazırlamak için kolları tekrar sıvadı. Malmö’nün yenilenebilir enerji, yerel gıda tüketimi ve atıkların yeniden kullanımına dayalı şehircilik politikası dünyanın dört bir yanında irili ufaklı birçok şehir için gelecekte ilham kaynağı olacağı kuşkusuz.

➆ Net sıfır emisyon için yaşam alanları ve binalarda ne tür uygulamalar yapılıyor?

Ölçeği biraz daha küçülttüğümüzde net sıfır emisyon hedefine erişmek için kritik birimlerinden biri de yerleşimler ve binalar. Sürdürülebilir bir yaşam gelecekte enerji verimliliğinin üst düzeyde olduğu, su ve ısının israf edilmediği, üretilen enerjinin yeniden kullanılıp dönüştürüldüğü yeni nesil binalardan geçecek. Hatta bir adım öteye giden, tükettikleri enerjiden fazlasını üreten “pozitif enerji binalar” da bu yeni nesil, çevre dostu yapılar arasında.

Yeni nesil binaların yaygınlaşmasındaki en büyük engel hâlihazırda bir hayli maliyetli olmaları. Avrupa Birliği, gelişmiş mühendisliğin ve mimari tekniklerin getirdiği bu yüksek maliyetleri düşürerek sıfır ya da pozitif enerji binaların yaygınlaşmasını sağlayabilmek amacıyla ZERO-PLUS adında bir proje başlattı. Proje kapsamında hem binalardaki enerji verimliliğini arttıran teknolojileri – yalıtım, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, mülti-fonksiyonel çatı tasarımı – erişime açmak hem de yerleşim bazında bu teknolojilerin maliyetleri düşürecek şekilde optimum seviyede kullanımını teşvik etmek amaçlanıyor.

Net sıfır emisyon ya da enerji binalara en çok yatırım yapan ülkelerin başında da soğuk iklimleri nedeniyle İskandinav ülkeleri geliyor. Norveç’in Trondheim kentinde, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi bünyesinde kurulan iki kilit merkez alana öncülük ediyor: Birincisi Net Sıfır Binalar Araştırma Merkezi (The Research Centre on Zero Emission Buildings), diğeri ise Akıllı Şehirlerde Sıfır Emisyon Mahalleler Araştırma Merkezi (Research Centre on Zero Emission Neighborhoods in Smart Cities). Her iki merkez, bazılarında işbirliği içinde oldukları ülke çapında 10’un üzerinde pilot proje yürütüyor. Bunlardan en iddialıları Bergen’de planlanan “Sıfır Kasaba”, Bodo şehir merkezinin yeniden tasarımı ve başkent Oslo’nun banliyölerinden Furuset’in yeniden dönüşümü – bir başka deyişle, yeşil bir kentsel dönüşüm projesi.

Merkezin internet sitesindeki tanımına göre, net sıfır binalar arasında beş ayrı seviye mevcut:
– Operasyonel: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binada operasyonel olarak üretilen sera gazları emisyonlarını telafi ettiğinde;
– Operasyonel ve Ekipman: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binada operasyonel olarak üretilen sera gazları ve prize takılı ekipmanlar için kullanılan enerjiyi telafi ettiğinde;
– Operasyonel ve Materyal: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binada operasyonel olarak üretilen ve inşaatta kullanılan materyallerin üretiminde oluşan emisyonları telafi ettiğinde;
– İnşaat, Operasyonel ve Materyal: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binada operasyonel olarak üretilen, inşaatı sırasında meydana gelen ve inşaatta kullanılan materyallerin üretiminde oluşan emisyonları telafi ettiğinde;
– Tamamı: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binanın ömrü boyunca ürettiği tüm sera gazı emisyonlarını telafi ettiğinde (inşaat materyalleri, inşaat süreci, operasyonel enerji üretimi ve yıkım/geri dönüşüm).

Ayrıca, Londra merkezli Yeşil Bina Konseyi (Green Building Council) yerel ölçeklerde inşaat sektöründe firmaları bir araya getirerek yeşil ve sürdürülebilir yapılar için işbirliği yapmalarını teşvik ediyor. Yukarıda bahsettiğimiz C40 Şehirleri ağının ise, belediye başkanlarının imzasına açılan, net sıfır emisyon binaları teşvik etmek için gereken planlama ve regülasyonları hayata geçireceklerine dair bir deklarasyonu mevcut.

Fotoğraf (temsili) / “Yavaş Gıda” akımının tarihi, 1986’da Roma’da Mc Donald’s şubesinin açılışının protesto edilişine dayanıyor. Joiarib Morales

➇ Düşük karbon beslenmenin net sıfır emisyon politikalarına etkisi var mı?

Kesinlikle. Tarım ve hayvancılık başta olmak üzere, karbon emisyonlarının önemli bir kısmını gıda sektörü oluşturuyor. Sürdürülebilir bir yaşamla uyumlu düşük karbon beslenmenin hedefi gıda ürünlerinin üretimi, ambalajlanması, tedariki ve geri dönüşümü aşamalarında sera gazı salınımını en aza indirmek. Düşük karbon diyetlerde bu nedenle endüstriyel et ve hayvansal ürünler tüketilmiyor, sebze ve meyvelerde mevsimsel ve yerel ürünlere öncelik veriliyor ve plastikle ambalajlanmış, işlenmiş gıdalara da olabildiğince az rağbet ediliyor. Organik atıkların kompostla yeniden değerlendirilmesine ayrıca önem veriliyor. Yerel ürünlerle beslenmeye dayalı vegan diyet bu nedenle tüm üretim safhası ve tedarik zincirinde sera gazı emisyonlarının en düşük olduğu beslenme türü olarak görülüyor.

Gıdayı nereden aldığınızın beslenmenizde ardınızda bıraktığınız karbon ayak iziyle çok ilgisi var. Süpermarketler, çoğu yerel olmayan, endüstriyel ve işlenmiş ürünleri yüksek miktarda ambalajla tüketiciye ulaştırdıkları için yüksek karbon bir gıda tüketimine yol açıyor. Doğrudan üreticiden ya da toptancıdan edinilen ürünler sunulduğu için, semt pazarları, bostanlar, organik marketler ve kooperatiflerin satış noktaları ise sizi düşük karbon diyetine bir adım daha yaklaştırırken döngüsel bir ekonomi imkânı da yaratıyor.

Gıda aktivizmi, neredeyse iklim mücadelesi kadar eski. “Yavaş Gıda” akımının tarihi, 1986’da Roma’da Mc Donald’s şubesinin açılışına karşı düzenlenen protesto eylemine dayanıyor. 1990’lı yıllardan itibaren tarımda GDO’ların yaygınlaşmasıyla birlikte büyük bir direniş doğdu. Günümüzde ise C40 Şehirler ağı bünyesinde gıda üretim ve tedarik sürecinde sera gazını azaltmanın gerekli olduğuna dair bilinç yükseliyor. Ağ tarafından hazırlanan, şehirlere israfı ve gıda atıklarını azaltmak, organik tarım metotları ile üretilen gıdaları yurttaşlara sunmak konusunda sorumluluklar atayan deklarasyonu hâlihazırda 14 üye şehir imzaladı.

➈ Peki, ya Türkiye?

Eğer Paris Anlaşması’nı bilimsel, ölçülebilir ve bilinçli iklim politikaları açısından bir milat olarak tanımlıyorsak, Türkiye’nın iklim konusunda daha Taş Devri’nde olduğunu söyleyebiliriz. Anlaşma beş yıldır TBMM’de onaylanmayı bekliyor. Dahası, karbonsuz bir ekonomiye geçiş bir yana dursun, Türkiye’nın fosil yakıtlara olan bağımlığı azalma sinyali göstermiyor. Doğalgaz rezervleri keşfetmek için kıyılardaki sondaj çalışmaları en çarpıcı örneklerden biri. Ülkemizde emek sömürüsüyle elde edilen ve en kirli fosil yakıtların başında gelen kömür, halen enerji politikasının kalbinde yer almayı sürdürüyor. Ulusal ya da yerel ölçekte kirliliği azaltmaya yönelik politikaları tutarlı kılacak bir net sıfır emisyon hedefi henüz siyasetçilerin kelime dağarcığına girebilmiş değil. Belki de en yüz kızartıcı tablo, 3. maddede paylaştığımız net sıfır emisyon listesinde gizli: Listenin alt kısmında net sıfır emisyonlara dair bir tartışmanın yapıldığı bütün ülkelere yer verilmiş. Aralarında dünyanın en yoksul, siyasi ve ekonomik krizlere gebe ülkelerin bile bulunduğu listede Türkiye yok.

Oysa Türkiye’de kirliliğe ve çevre talanına karşı köklü, yıllar yılı verilen mücadelelerle giderek genişleyen yurttaş hareketleri iklim ajandasını sırtlıyor. İklim, siyasetçilerin gündemine daha giremedi belki ama hepimizin günlük hayatını etkileyen birçok sorunun kaynağı haline geldi. Ancak bugün net sıfır emisyon hedeflerine dayalı ulusal ve yerel politikaların oluşturulması için önce Paris Anlaşması’nın Meclis’te onaylanması, en azından ilkesel bir zorunluluk. Şubat ayında Change.org’da 47 yerel, ulusal, uluslararası derneğin ve gençlik hareketlerinin desteğiyle #ParisiOnayla çağrısıyla bir imza kampanyası başlatıldı. Bu kampanyaya destek vererek, Türkiye’deki yetkililere Taş Devri’nden çıkıp sorumlu iklim politikaları oluşturma zorunluluklarını hatırlatabilirsiniz.