Hasankeyf'te 12 bin yıllık tarih sulara gömüldü. |İllüstrasyon: Hakan Keleş. Çizim sanatçının izniyle yayınlanmıştır.

26 Eylül 2021

Bir yıkımın hikâyesi: Hasankeyf

Barış Gün

Hasankeyf 50 yıl ömrü olan bir baraj uğruna sular altında. Üstelik, sadece yüzde 5 civarında kurtarma kazısı yapılabilmişken baraj gölünde su tutulma işlemi yapıldı. Ya şimdi? Koruyamadığımız kültürel mirasın bize mirası ne olacak?

Mezopotamya coğrafyasında Dicle Vadisi çevresine konuşlanmış, tarihi 12 bin yıla dayanan Hasankeyf, günümüze kadar toprağıyla, suyuyla, havasıyla canlılara yaşam alanı sundu. Çağlar boyunca Hasankeyf’te yaşlısından gencine herkes mağaralarda yaşam sürüyordu. Mağaraların bulunduğu kayalık tepelerin en üst kısmına kadar çıkan gizli oyulmuş yollar ve merdivenler vardı. Ama bunlar sadece bilinenler… Bu kadim yerleşimin kurulu olduğu alanda hâlâ toprak altında çok sayıda medeniyetin keşfedilmemiş izleri olduğu söylenir. Romalılar, Sasaniler, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Artuklular, Eyyubiler, Osmanlılar… Hasankeyf’in bereketli toprakları tarihi boyunca medeniyetlerin hepsine kucak açtı.

Hasankeyf, Dicle nehrinin kıyısına kurulu olması ve Yukarı Mezopotamya’dan Anadolu’ya geçiş yolu üzerinde bulunması gibi coğrafi avantajları sebebiyle kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan stratejik bir öneme sahip oldu. İnsanlığın ilk yerleşkeleri bu bölgede mağara yerleşimleri ile ortaya çıktı. Yumuşak kayalara oyulan mağara yerleşimleri ve doğal peyzajı insanlık tarihinin başlangıcından bu yana birçok farklı medeniyete tanıklık ettiğinden Hasankeyf’in tarihi önemi büyük. Roma dönemine ait kalıntıları ve Ortaçağ anıtları ile 1978’de doğal koruma alanı ilan edilen bölge, arkeolojik sit alanı niteliği kazandı. Ardından da tüm bu özelliklerinden dolayı UNESCO Dünya Miras Alanı olarak korunmaya değer evrensel kriterlerin dokuzunu birden karşılayan dünyadaki tek yer olarak arşivlere geçti. Arkeolojik değeri bir yana, Hasankeyf biyolojik çeşitlilik açısından da çok zengin bir yerleşim. Zira bölgenin topoğrafya ile uyumlu gelişen özgün makro-formu dışında, Bismil Ovası ve Dicle Vadisi ile kurduğu ekolojik koridor capcanlı bir flora ve faunaya sahip olmasını sağlamış.

Aynı zamanda tarımın ilk kez burada geliştirildiği de biliniyor. Arpa, kolza, keten, ıspanak, nohut gibi bilinen pek çok mahsul ilk kez bu bölgede yetiştirilmeye başlandı.

Baraj inşaatı sırasında patlatılan dinamitlerden yükselen dumanlar, 2017 | Fotoğraf: Barış Gün

Ilısu Barajı’nın dayattığı yıkım

Sayısız medeniyeti kucaklayan Hasankeyf’in yıkımı ise çatışmadan, yağmadan dolayı değil, modernleşmenin eliyle gerçekleşti. Dünyadaki en yıkıcı baraj projelerinden biri olarak gösterilen Ilısu Barajı, Hasankeyf gibi Dicle Vadisi’nin en önemli antik yerleşimlerinden birini gözden çıkararak planlandı.

Dicle Nehri üzerine planlanan barajın inşaatıyla Hasankeyf tamamen değişti. 2013 yılından itibaren bölgeyi belirli aralıklarla gezen biri olarak hem arkeolojik alanda yapılanlara hem de bölge halkının yaşamlarındaki değişime çok yakından tanık oldum.

Hasankeyf’e özgü tarihi mağara yerleşimleri, yukarı ve aşağı şehir olarak ayrılıyordu. Ayrıca vadi boyunca mağaraların yer aldığı yolun sonu çarşı alanına kadar ilerliyordu. Yukarı bölgeye çıkan iki farklı yol bulunuyordu. Bunlardan doğuya giden bölgede dört anıtsal kapı, batı kısmında ise Dicle Nehri’ne bağlanan tek bir kapı açıklığı olduğu belirtiliyor. Hasankeyf’in resmî internet sitesinde (hasankeyf.gov.tr) verilen resmi bilgilere göre sadece bu alanda yaklaşık iki bin kadar mağara ev bulunuyor. Hepimizin bildiği üzere yakın bir döneme kadar buradaki yerleşim yerlerine ziyaretçiler girebiliyordu.

Zaman içinde devlet baskısı halkın söylemlerine de yansıdı. Her ne kadar gitmek istemeseler de zorla dayatılan yaşam koşulları yüzünden geçim derdinin ve mücadelede yalnız kaldıkları hissinin ağır basmaya başladığını fark ettim

Hasankeyf’te eski yerleşim alanlarının tahliyesi için 2013’ten günümüze kadar yaşanan baskı sadece mekân kullanımında değil, aynı zamanda yöre halkının söylediklerinde de gözlemlenebiliyordu. İlk  gittiğimde baraj inşaatını sorduğunuzda Hasankeyfliler “Buralar bizim evimiz, taşınmak istemiyoruz. Elimizde Osmanlı tapuları var” derdi. Ancak zaman içinde devlet baskısının söylemlerine yansıdığını, her ne kadar gitmek istemeseler de zorla dayatılan yaşam koşulları yüzünden geçim derdinin ve mücadelede yalnız kaldıkları hissinin ağır basmaya başladığını fark ettim. Giderek kentin sular altında kalmasını onlar da kabullendi. Son zamanlarda “müze yapacaklar”, “dalgıçlık yapmayı öğreneceğiz”, “tekne turları yapacağız” gibi sözler duymaya başladım. Evet, on beş yirmi yıldır direnen bir halk elinden geleni ardına koymadı fakat zorla yerinden oldu. Baraj projesi sırasında Hasankeyf ve çevresinde sadece yüzde 5 civarlarında bir alanın arkeolojik kazısının yapılabildiği söyleniyor. Oysa keşfedilmemiş kalıntıların gün yüzüne çıkarılabilmesi için 50-70 yıl gerektiği düşünülüyordu. Ömrü 50 yılla sınırlı olan barajlardan gelecek kazanç ve üstü kapalı “güvenlik” gerekçeleri ile 12 bin yıllık kültürün önüne geçti.

Fotoğraf: Barış Gün

Demirel ile başlayan yeni yerleşim düzeni

Ilısu Barajı ve Hidroelektrik santral tartışmaları ilk kez 1950’lerde gündeme gelmeye başladı. 1960’lara kadar Hasankeyf’te yöre halkı yaşamlarının büyük çoğunluğunun Yukarı Şehir’de mağaralarda devam sürdürürken, altmışların ortasında dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in ziyareti sonrası Aşağı Şehir’e geçiş ile değişim süreci başladı. Bu tarihten itibaren yalnızlaştırılma, gelecek korkusu, kimliksizleştirme, yerinden edilme, doğal düzeninin bozulması, canlı yaşamının yok olma tehlikesi bir yana, yerleşim bölgesini insansızlaştırma ve göçertme politikaları gündelik hâle geldi. Miras İzleme Girişimi’nin 16 Ocak 2021’de düzenlediği “Hasankeyf Miras İzleme Deneyimi” toplantısı konuşmacılarından sosyolog ve belgeselci Ali Ergül, 1950’lerde baraj inşaatından söz edilmeye başlandığı dönemden itibaren güvenlik söyleminin güçlendiğini ve bunun bir iktidar kurma aracı olarak devlet politikasına dönüştüğünü söylüyor.

1966’da Demirel’in bölgeyi ziyaret ederken Hasankeyf’te durup karşılaştığı insanların “ev” dediği yerin neresi olduğunu anlayamadığından bahsediliyor. Hatta “hani evleriniz? Burada hiç ev yok!” demesi üzerine insanlar mağaraları gösterince Demirel’in “bu devirde mağarada yaşanır mı? Size konut yapsak iner misiniz?” diye sorduğu ve olumlu yanıt aldığı anlatılıyor. Böylece 1972’de kale civarında yaşayan yöre halkı, 49 metrekarelik evlerden oluşan kayalıkların altındaki yeni yerleşim alanına geçiyor. Baraj için ön hazırlıklar yapılırken, 1981 yılında Yukarı Şehir birinci derece, Aşağı Şehir ise ikinci derece arkeolojik sit alanı olarak belirleniyor. Bundan tam bir yıl sonra da Ilısu Barajı projesi 1982’de kabul ediliyor. 1993’te çıkan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’nden yatırım programına daha önce alındığı gerekçesiyle muaf tutuluyor. Birkaç sene içinde konsorsiyum kuruluyor, uzun bir süre finansman desteği için arayışlar devam ederken, eşzamanlı olarak baraj protestoları ve hukuki girişimler başlıyor.

Fotoğraf: Barış Gün

Hukuki mücadele ve yitirilen kültürel miras

2004 sonrası, yöre halkının yaşam alanları ile Hasankeyf’in doğal ve kültürel mirasının korunmasına yönelik ilk hukuki girişimler başladı. Avukat Murat Cano, Zeynep Ahunbay, Metin Ahunbay, Oluş Arık ve Özcan Yüksek’in öncülüğünde baraj inşaatının durdurulması için yasal yollara başvuruldu. 2006’nın Ağustos ayında yapılan Ilısu Barajı’nın temel atma töreninin ardından, “ekonomik ömrü 50-60 yıl olan bir baraj için binlerce yıllık bir tarihin yok edilmemesi, sosyal yapıya ve ekolojik sisteme bu kadar yıkıcı darbeler indirilmemesi gerektiği” şeklinde bir açıklamayla Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi çatısı altında bir araya gelen sivil toplum da bu çabalara katıldı. Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’nin yanı sıra Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin korunması için çalışmalar yapan Doğa Derneği, bölgede toplam 199 yerleşim yeri ve 289’a yakın arkeolojik sit alanının sular altında kalacağını belirledi. Seksenin üzerinde sivil toplum kuruluşunun desteği ile hukuksuzluğun ulusal ve uluslararası görünürlüğü arttırıldı.

1972’de halkın yerleşim yerini değiştirmesi ve Yukarı Şehir’in (İç Kale) terk edilmesi sonrası mağaralar ve çevresi turistik bir alana dönüştü. 2010 yılında kaleden düşen kaya sebebiyle üst kale ve vadi boyunca mağaralara girişler ve işletmeler kapatıldı. Bunun sonucunda geçimini turizm ile sağlayan yöre halkı zor durumda bırakan adımlar çoğaldı. Ancak her ne kadar Avrupa Parlementosu’nun bölgeyi UNESCO Dünya Mirası ilan etme önermiş ya da Europa Nostra tarafından 2016 yılında Avrupa’nın “En Çok Tehlikede Olan 7 Kültür Mirası” listesine almıi olsa da, bu çabalar baraj inşaatını durdurmak için bir sonuç vermedi. Baraj çalışmalarıyla eş zamanlı olarak sürdürülen kurtarma kazıları, taşınmazların taşınarak korunması gibi koruma yöntemleriyle, dahası yerleşim alanının taşınması ve kamu binalarının yeni kurulan yerleşim yerinde hizmet vermeye başlaması ile birlikte geri dönüşü olmayacak bir yola girildi. Sivil toplum örgütlerinin düzenlediği çok sayıda eyleme rağmen mahkemelerden lehte bir karar çıkmadı. Son olarak 2019’da konunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamına girmediği kanaati ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başvurusundan olumsuz yanıt gelince hukuki süreç çıkmaza girdi.

Kültürel miras bilincinin henüz yerleşmediği bir toplumda miras savunuculuğu yapmak, sonucu ne olursa olsun alanda bilinçlendirici gelişmelere imkân sağlıyor

2019’da her ne kadar baraj çalışmaları tamamlanmış olsa da, baraj gölünde su tutulmasını önleme amacıyla mücadele son âna kadar devam etti. Bu amaçla Hasankeyf Koordinasyonu kuruldu. Koordinasyon’dan Mehmet Kızmaz, barajın etkilerinin sadece tarihi sitin sular altında kalmasından ibaret olmayacağı konusunda uyarıyor. “Baraj gölü oluşursa büyük bir bölgede iklimin değişmesi ve daha dengesiz bir yağış rejimi olması bekleniyor. Bu değişimden dolayı sağlık sorunları da artacaktır,” diyor Kızmaz. Baraj, kuraklıkla boğuşan Dicle Nehri’nin güneyindeki kentler için de çok kötü bir haber. Kızmaz, bu kentlerin suya erişiminden de sorumlu olduğumuzun altını çiziyor: “Ilısu Barajı’nın akış aşağı bölge üzerinde çok olumsuz etkileri olacak. Özellikle Bağdat ve Musul gibi çok sayıda Irak şehrinin içme suyu temininde ciddi sorunlar çıkacak ve büyük oranda nehirlerden sulamaya dayalı Irak tarımı büyük risk altına girecektir.” Tıpkı Ali Ergül gibi. Ergül, Basra sazlıklarının Irak’ta koruma altında olduğunu ve bölgede suyun yüzde kırk oranında düşmesiyle sazlıkları kurutacağı ve yaşamın sona ereceğini söylüyor.

Bugün, henüz yalnızca yüzey araştırmalarının yapıldığı 299’a yakın höyüğün baraj nedeniyle yok olduğu, kurtarma kazıları bitmeden alanların sular altında kaldığı biliniyor. Binlerce kişi doğup büyüdügü evlerden, kültürel geçmişinden koparılarak yeni yaşam modeline uyum sağlamaya zorlanıyor. Onlarca yıldır süregelen bu dayatmacı tutum, Avrupa ParlaKültürel miras bilincinin henüz yerleşmediği bir toplumda miras savunuculuğu yapmak, sonucu ne olursa olsun alanda bilinçlendirici gelişmelere imkân sağlıyor. Hasankeyf’in UNESCO Dünya Miras Alanı listesine alınması için başvuru yapılmaması ve yıkımın başlatılması, doğa ve kültürün korunmasının Türkiye’nin bir önceliği olmadığını açıkça gösteriyor. Yine de çıkacak her yeni karar, Hasankeyf’i savunma çabalarının sürmesi için bir umut anlamına geliyor.

Bu yıkımının hikâyesi, kültürel miras ile toplumsal bellek kıyımının durması, kültürel mirasa erişimin bir insan hakkı meselesi olduğunu daha yüksek sesle dile getirilmesine vesile olmalı. Koruma sorumluluğumuzu yerine getirmek toplum, kültür ve doğanın birbirinden ayrılamaz ilişkisini kabul etmekten geçiyor.