Fotoğraf / Ali Ulvi Büyüknohutçu'nun objektifinden Finike'de taş ocaklarına karşı "duran adam" eylemi.

Söyleşi

8 Mayıs 2021

“Önce cinayet davasını çözeceğiz, sonra yeni ağaçlar dikeceğiz”

Canan Coşkun

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun kızı Emine Büyüknohutçu ve Ekoloji Birliği’nden Özer Akdemir, dava dosyasındaki bulguların ve ifadelerin cinayetin planlı bir şekilde azmettirildiğini apaçık gösterdiğini söylüyor

Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu cinayetine ilişkin derleme dosyamızın ikinci bölümünde kızları Emine Büyüknohutçu ve konunun fikri takibini yapan gazeteci, yazar ve Ekoloji Birliği üyesi Özer Akdemir ile konuştuk.

Çiftin en büyük kızı Emine, kardeşleriyle birlikte dört yıldır bir hukuk mücadelesi veriyor. Bu süreçte tanımadığı kişiler tarafından tehdit edilmiş. Ancak Emine Büyüknohutçu, anne ve babasının cinayetinin arkasındaki gerçeği ortaya çıkaracağını söylüyor ve ekliyor: “Ondan sonra yeni ağaçlar dikeceğiz.”

Anne ve babanızın nasıl tanıştıklarıyla başlayalım isterseniz.

Emine Büyüknohutçu: Aynı lisede okuyorlarmış. Babam Almanya’ya giderek orada makina mühendisliği okumaya karar vermiş. Almanya’ya gitmiş ancak annem burada kalmış. Birbirlerine aşıklar ama sevgili değiller. Babam yedi sene boyunca Almanya’da kalmış ve annem de o sürede burada babamı beklemiş. Babam da Almanya’da maddi yetersizlikten dolayı okulu bitirememiş ve Türkiye’ye dönmüş. Döner dönmez de annemle evlenmişler. Böyle bir hikâyeleri var. Başka insanlara bir anne-babanın aktivist olması garip gelebilir. Ama bana normal geliyor çünkü hep böylelerdi. Bizim bütün hayatımız böyle geçti. Babamın Coca Cola’ya içeriğini açıklaması istemiyle dava açtığını hatırlıyoruz mesela.

“Her geçen gün taş ocaklarının verdiği yeni bir zararı öğrendiler. Derken, tabii seneler içinde, içlerine sindiremedikleri birçok noktayla daha karşı karşıya kaldılar ve susmadılar”

Annem babama hep destek oluyordu. Babamın eksik kaldığı yerleri tamamlayan oydu. Börek açmayı, tatlı yapmayı bilmezdi ama dünya klasiklerinden herhangi bir kitabı çok kısa bir sürede özetleyebilirdi. Babamla birbirlerini hem besledikleri hem de tamamladıkları birçok nokta vardı. Evlilikten ziyade yoldaşlardı, yol arkadaşlarıydı, çok iyi dostlardı. Bize de çok iyi anne-baba olmanın yanı sıra çok iyi birer öğretmen oldular. “Bizi bu yaşta yalnız bıraktınız” gibi bir isyanım olabilirdi ama ikisiyle de gurur duyuyorum. Büyük bir anlam bırakarak gittiler. Zaten ecelleriyle yaşamını yitirmeyeceklerini içten içe biliyordum.

Anne ve babanızın çevre mücadelesinden bahsedebilir misiniz?

EB: Aslında bu mücadele onların “biz böyle bir mücadeleye girmek istiyoruz” diyerek yaptıkları bir şey değildi. Emeklilik hayatlarında güzel, huzurlu, bahçelerini ekip biçebilecekleri, temiz hava alabilecekleri, doğayla iç içe olabilecekleri bir yerde yaşamaya karar verdiler ve Finike Alacadağ, Kızılcık mevkiindeki evimize taşındılar yedi-sekiz yıl önce.

Tabii zaman içinde orada daha yerleşik bir düzene geçtiler. Kışları da orada kalmaya başladılar. Hayatları orası olmaya başladı. Hayvanlarla ilgilenmeye başladılar, bahçeyi ekip biçmeye başladılar, bal üretmeye başladılar. Fakat zaman içinde oradaki taş ocaklarının çıkardığı tozlar, köyde sağlık sorunlarının artması, portakal ve narların verimsiz hâle gelmeye başlaması dikkatlerini çekti. Araştırmaya başladıkça her geçen gün daha fazla işin içine girdiler. Her geçen gün taş ocaklarının verdiği yeni bir zararı öğrendiler ve içlerine sindiremediler. Derken, tabii seneler içinde, içlerine sindiremedikleri birçok noktayla daha karşı karşıya kaldılar ve susmadılar. Aslında mücadele böyle başladı. Emeklilik hayatı yaşamak isterken kendilerini taş ocaklarına karşı bir mücadelenin içinde buldular.

Dava dosyasında babanızın taş ocaklarına karşı yürüttüğü yargı mücadelesi de görülüyor. Babanızın şikâyetlerinin hepsine takipsizlik kararı verilmiş ancak taş ocaklarının sahipleri babanızdan şikâyetçi olunca hemen dava açılmış.

EB: Mücadeleleri senelerce devam etti, babamızın açtığı birçok dava geri döndü fakat en son Bartu Mermer’e karşı açtıkları davayı kazandılar ve taş ocağı hakkında kapatma kararı çıktı. Bunun üzerine taş ocağı şirketi babamıza tazminat davası açtı fakat onu da kaybetti.

“İntihar ettiği söylendi. Bir insan intihar edecekse neden başka bir cezaevine naklini ister?”

Bu olay yaşandıktan sonra bir hukuk mücadelesi başlatmışsınız. Yargılama sürecinde neler yaşandı?

EB: Biz tamamen bir hukuk mücadelesi veriyoruz. Dört senedir araştırmalarımız sonucunda eriştiğimiz bilgilerin pek çoğu hukuk sisteminde bir delil niteliği taşımıyor maalesef. Kızları olarak bu olay yaşanana kadar hiçbir yargı süreci geçirmediğimiz için bilinçsiz bir dönem yaşadık. Ancak yanımızda gönüllü olarak bu davaya destek vermek isteyen 11 tane avukat vardı.

Adı geçen taş ocağının sahibi yargılamayı yapan mahkemenin huzurunda ifade vermedi. Uzaktan verdiği ifadede de anne ve babamı tanımadığını söyledi, ancak babam onlara tazminat davası açmıştı. Yani verdiği ifade gerçeği yansıtmıyordu.

Aysin Büyüknohutçu.

Sanık Ali Yamuç defalarca itiraf mektupları yazdı, isimler verdi, konuyu detaylı anlattı. Bizim çok sonradan haberdar olduğumuz bir dilekçesi varmış örneğin. Alanya Cezaevi’nde kalırken Fethiye Cezaevi’ne naklini talep ettiği kendi el yazısıyla yazılmış bir dilekçeydi. Bunu yazdıktan birkaç saat sonra ölü bulundu. İntihar ettiği söylendi. Bir insan intihar edecekse neden başka bir cezaevine naklini ister? Bunu yaşamak isteyen, umudu olan, hayattan beklentileri olan bir insan yapar. Bu bizim aklımızı karıştıran sorulardan bir tanesiydi. Ali Yamuç’un annesi de çocuğunun otopsi tutanağını aylarca alamadı. Biz avukatlarımız aracılığıyla güçlükle edindik raporu ve annesine verdik.

Davanın tanıklarından biri cinayetten kısa bir süre önce Ali Yamuç’un bir kişiyle birlikte motosikletle bir cipin yanına geldiğini, Ali Yamuç’un cipe bindiğini, motosikletteki kişinin yola devam ettiğini söylüyor. Elmalı Başsavcısı ile tanığın anlattıklarıyla ilgili görüştüğümde bana tanığın akli dengesinin yerinde olmadığını söyledi. Akli dengesiyle ilgili tıbbi rapor olup olmadığını sordum. Olmadığını söyleyerek “Ben söylüyorum, akli dengesi yerinde değil” yanıtını verdi. Kilit noktalardan biri de bu tanıktır. Dosyada birçok açık var. O açıkları cımbızla çekip savcıya söylediğimizde maalesef geçiştirildik, ciddiye alınmadık.

Anne ve babanızın yokluğunda o bölgedeki çevre mücadelesi ne durumda?

EB: İyi yönde hiçbir şey değişmedi. Aksine, birçok taş ocağının daha açılacağını duyduk. Kızılcık mevkiindeki evimizin 500 metre yanına bir sene önce yeni bir taş ocağı açtı bu şirketler. O taşlar şiddetli patlamalarla kırılıyor. Bu da erozyona sebep oluyor. Oradaki ağaçları da yok ettikleri için erozyonu hızlandırıyor. Bu yüzden evimiz yavaş yavaş aşağı doğru kayıyor. Bölgede yaşayanlar aynı sorunla karşı karşıya olmalarına rağmen seslerini çıkarmıyorlar.

Emine Büyüknohutçu.

Anne ve babamdan sonra bu mücadelenin takibini yapan kimse olmadı. Onların aynı zamanda kurucusu olduğu Toroslar ve Akdeniz Kıyıları Çevre Koruma Derneği (TORAÇDER) bir süre “Biz bu davanın peşindeyiz, arkasındayız” dediler. Neyi ne kadar yaptılar bilmiyoruz. Çünkü duyduğumuz herhangi bir başarı yok. Annem ve babamdan önce oradaki köylülerin bir çevre mücadelesi olmadığı için onlardan sonra da böyle bir mücadele vermediler.

Bu cinayet orada yaşayanların üstünde bir korku oluşturdu mu? 

EB: Yaratmıştır elbette. Biz ne zaman o çevreden biriyle konuşmaya çalışsak “Uğraşmayın, uzak durun, biz hiçbir şey bilmiyoruz” deniyor. Orada çok fazla hane yok. Birlikte geçiyor günleri. Örneğin bir evde ekmek bitse birbirlerinden almak zorundalar. Bu yüzden yaşanan olayla ilgili hiçbir şeyin duyulmaması bana garip geliyor. İnsanlar konuşmaktan korkuyor ve çekiniyor. Korkmalarının sebebi bu cinayet. Çekincelerinin sebebi ise orada yaşayan bölge halkının geçim kaynaklarından bir tanesinin taş ocakları olması.

Cinayeti açığa kavuşturabileceğinize inanıyor musunuz? 

EB: Kesinlikle inanıyorum. İster beş sene geçsin, ister 10 sene. Biz bunu açığa kavuşturacağız. Bunu biliyorum, biraz zaman alacak sadece. Davayı çözdükten sonra da işin ortalığı yeşertme kısmı kalacak. Önce bu cinayet davası çözülsün, ondan sonra yeni ağaçlar dikeceğiz.

‘Planlı siyasi cinayet

Sorularımızı yanıtlayan Özer Akdemir ise çevrecilere yönelik şiddetin Türkiye’nin ilk altın madenine karşı 90’lı yıllarda yürütülen Bergama direnişinden itibaren ele alınması gerektiğini söylüyor ve Büyüknohutçu cinayetinin planlı ve siyasi bir olay olduğunu vurguluyor.

Büyüknohutçu cinayeti çevre mücadelesi yürüten kişileri nasıl etkiledi? Çevreyi korumak artık onlar için tehlikeli bir iş mi?

Özer Akdemir: Büyüknohutçu cinayetleri çevreyi koruma mücadelesinin aslında bir yaşam mücadelesi olduğunun en çarpıcı ve acı örneklerinden birisi. Geçmişte “bir avuç küçük burjuva çiçek-böcek sevicisi” diye küçümsenen çevre koruma mücadelesi özellikle Bergama köylülerinin siyanürlü altın madeni karşıtı direnişleri sonrası kabuk değiştirmiş ve tabanında geniş köylü kitlelerinin bulunduğu bir yaşam alanı koruma mücadelesi hâline gelmişti. Hâl böyle olunca doğayı metalaştırmaya soyunan sermaye gruplarının ve onların arkasındaki siyasi erkin önündeki en büyük engellerden birisi bu çevre-ekoloji mücadeleleri olmaya başladı. Bu süreçte Bergama köylü hareketi “Arkasında dış güçler var, Alman vakıfları var” gibi psikolojik algı oyununun da etkisiyle sönümlendirildi.

“Cinayet işlettirecek kadar gözleri dönen bu mermer şirketinin patronları arkalarında bir siyasi destek olmadan apaçık delillere rağmen hukuken cezasız bırakılmazdı”

Sonrasında altın madeni ABD’li Normandy’den “yerli ve milli” olduğu ileri sürülen Koza şirketine satıldı ve ilk yaptığı icraatlardan birisi maden karşıtlarına yönelik şiddet uygulamak oldu. Bugün Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilen Koza şirketinin Fethullah Gülen cemaatinin en önemli finans kaynaklarından birisi olduğu ortaya çıktı sonradan. Sahibi hâlâ FETÖ operasyonları kapsamında kırmızı bültenle aranıyor. Şirketin 5 Haziran 2005 tarihinde, Dünya Çevre Günü’nü kutlamak için Çamköy’e gitmek isteyen çevreci gruplara yönelik taşlı, yumurtalı, sopalı saldırısı yaşam savunucularına yönelik ilk ciddi fiziksel saldırı olarak değerlendirilebilir. Aynı şirket bir yıl sonra da Dikili’deki çevre ve altın madeni panelini bastı. Ekoloji mücadelesine yönelik şiddet olgusunu bu nedenlerle Bergama’dan doğru okumakta fayda var.

Ali Ulvi Büyüknohutçu.

Çevreyi korumak, yaşam alanını, suyunu, havasını, toprağını, geçim kaynağını korumakla ama öte yandan da yurdun bağımsızlığını, emeğin değerini, demokratik hukuk devleti olmanın gereğini, kadınların toplumsal mücadelede daha fazla ses yükseltmesini ve ezilmişliklerine yönelik dezavantajların kaldırılması gibi çok yönlü politik bir hat üzerinden yürüyor. Bu ekolojik politik hat, hem sistemin teşhirini hem de buna karşı verilecek mücadelenin haklılığı ve meşruluğunu da apaçık gösterdiği için günümüzde sermaye iktidarlarının hedef tahtasının ortasında konumlandırılıyor. Bu nedenle yaşamı savunmak bugün dünden zor evet, ancak bir o kadar da zorunlu. İklim krizinin küresel etkileri, doğaya verilen telafisi imkânsız zararların bir bumerang etkisi gibi bu duruma yol açan insan türünün yaşamına yönelik olumsuz geri dönüşleri, çevre-ekoloji mücadelesinin bir olmak-olmamak mücadelesi hâline geldiğini gösteriyor. Ya doğaya uyumlu bir yaşam kuracağız, ya da doğa gözümüzün yaşına bakmadan gereğini yapacak!

Cinayetin cezasız kalması çevreyi tahrip eden şirketleri bu konuda daha da pervasız hâle getirdi mi? 

ÖA: Büyüknohutçu cinayetlerine giden sürecin başlangıcını Bergama mücadelesinden ele almak gerektiğini düşünüyorum. Cinayetlerin gerek planlı olduğuna yönelik deliller, gerek sermaye gruplarının kiralık bir katil tutarak kendilerine karşı mücadele yürüten kişileri ortadan kaldırmaya azmettirecek derecede gözlerinin dönmesi, tüm bunların üzerine katil zanlısının son derece şüpheli bir intihar tezgâhı ile ortadan kaldırılıp, suç ortağı olduğu iddia edilen eşinin birkaç ay içerisinde serbest bırakılması elbette suçun cezasızlığı açısından ekoloji örgütlerini ve yaşam savunucularını hâliyle olumsuz yönde etkiledi. Tersinden baktığınızda ise cinayet işlettirecek kadar gözleri dönen bu mermer şirketinin patronları arkalarında bir siyasi destek olmadan apaçık delillere rağmen hukuken cezasız bırakılmazdı. O nedenle Büyüknohutçu çifti cinayetleri planlı siyasi cinayetlerdir diye düşünüyorum.