Evlerimize kapandığımız ve kendi içimize döndüğümüz pandemi sürecinde, gıdaya dair farkındalığımız arttı demek pek yanlış olmaz. Bir yandan sokağa çıkma yasakları, sosyal mesafe koruma kaygısı ile gıdaya erişim ön plana çıkarken, “peki hangi gıdaya ve ne pahada?” sorusu daha önemli hâle geldi. Güvenilir, zehirsiz, organik, doğal, temiz ve ekonomik gıdaya erişim ihtiyacı ve hakkı, her ne kadar yeni bir gündem değilse de, pandemi sürecinde daha da belirginleşti ve kitleselleşti. Gıda ihtiyacımızın temini hızlıca dijitalleşirken, dış dünyayla kalan en önemli fiziksel bağlantımız market ve pazar alışverişleri oldu. Karantinanın başlangıcında, 2020’nin Mart–Nisan aylarında kapalı olan semt pazarlarının gıda bölümleri bir süre sonra yeniden açıldı. Üç ay kapalı kalan tekstil-hırdavat bölümlerinin de açılmasıyla birlikte birçok pazar tam kapasite çalışmaya başladı. Market alışverişleri, temkinli, hızlı ve planlı bir şekilde yapılırken; tanışıklığa, sohbete ve iletişime dayalı pazarlar, insanların bir araya gelmeyi sürdürdüğü yegâne ortak kamusal alanımız.
Pandemi sürecinde yeniden gündeme gelen gıda güvenliği ve olası bir gıda krizi üzerine tartışmalar, üretici pazarlarının, kent bahçeciliğinin, Yedikule bostanları gibi kent-içi tarımsal alanların korunmasının, yeni dijital dayanışma mecralarının, gıda toplulukları ve tüketici kooperatiflerinin Türkiye’nin tarım politikası açısından önemi daha da belirgin hâle geliyor. Üretici ya da çiftçi pazarları doğrudan üreticiyi ve tüketiciyi bir araya getirerek gıda güvenliğini korumaya alırken, aracılık eden kişi ve kurumları sahneden çıkarıyor. Böylece hem üretici hem tüketiciyi destekleyecek sürdürülebilir bir model sunuyor. Şu an İstanbul’da beş adet faal üretici pazarı bulunuyor. Ayrıca, gıdaya dair kaygıların had safhaya çıktığı bir dönemde mevcut ve yerleşik semt pazarlarının oynayabileceği rol azımsanamaz. Her semtimizde bir, hatta çoğu zaman iki gün kurulan, Türkiye’nin yaygın bir mekânsal ve kültürel bir kent örüntüsü olan semt pazarları sürdürülebilir gıda dolaşımını sağlamak adına nasıl bir model oluşturuyor? Semt pazarları kültürel, çevresel ve toplumsal anlamda “üçboyutlu” bir sürdürülebilirlikte nasıl bir etkiye sahip olabilir?
Tanışıklığa, sohbete ve iletişime dayalı pazarlar, insanların bir araya gelmeyi sürdürdüğü yegâne ortak kamusal alanımız
İleriye dönük bu soruların izine düşmeden, öncelikle günümüz pazarlarına dair bazı soruları sormamız gerekiyor: Bizim gıdaya erişimimizde semt pazarları nasıl bir yer tutuyor? Semt pazarları, gıda güvenliği anlamında güçlü bir toplumsal alternatif olarak karşımıza çıkıyor mu? Artık karşı koyamayacağımız bir şekilde bir zorunluluk olan sürdürülebilirlik açısından ele alındığında semt pazarları nerede duruyor? Üreticilerin emeğinin karşılığını sağlıyor mu? Taze, mevsimsel ürünlere daha uygun fiyatlarda ulaşılabiliyor mu? Üretici ve tüketiciyi yakınlaştırıp, tedarik zincirinde aracıların bertaraf edilmesini sağlıyor mu ya da ne ölçüde yapabiliyor? Bu sorular aklımızda, tezgâhların arasında bir yolculuğa çıkalım.
İstanbul pazarlarında satılan gıda ürünleri nereden geliyor?
Beykent Çarşamba pazarında sebze tezgâhında buluştuğumuz Mustafa Karaca, yaklaşık 30 senedir Tarihi Surdibi Bostanları’nda çalışıyor. Yemyeşil ve taptaze bir sebze tezgâhı burası. Herkesin ona seslendiği üzere Mustafa abi haftada üç gün İstanbul semt pazarlarında satış yapıyor, geri kalan günlerde ise bostandaki üretime odaklanıyor. Üç kardeş ve eşleri, birlikte üretim yaptıkları bostan yerinde işçi çalıştırmıyorlar. Bostanda yetiştirdikleri pazı, soğan, kara lahana, maydanoz, dereotu başta olmak üzere belirli miktardaki ürünü pazarda satışa sunuyorlar. Fakat bostandan gelen ürünler tezgâhın yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor. Kalan sebze ve meyveyi ise İstanbul Hali’nden getirtiyor.

Esenyurt Beygâh Pazarı. Fotoğraf / Ceren Gülbudak.
Semt pazarlarında satılan gıdaların nereden ve nasıl temin edildiğine dair genel bir resim çizecek olursak, ürünlerin yüksek oranda halden temin edildiğini söyleyebiliriz. Fakat, Mustafa abi gibi bir kısmı dahi olsa bostanda yetiştiren çiftçilerin ürünlerinin yer aldığı tezgâhlar da mevcut. Aslında 1500 yıllık tarihi bir tarım alanı ve kültürel miras olan Yedikule Bostanları defaatle tahribat ve yok olma tehlikesiyle karşılaştı. 2013 senesinde ansızın molozlar döküldü, 2016 yılında Fatih Belediyesi şantiye inşaatı başlattı ve 2018’de otopark projesi gündeme geldi. Tarihi Yedikule Bostanları Koruma Girişimi’nin gösterdiği mücadele sayesinde uğradığı erozyon bir nebze yavaşlasa da bu kültürel-kentsel miras, henüz tam anlamıyla korunma altına alınmış değil. Üstelik her geçen gün yeni tehlikelerle karşılaşmaya devam ediyor: “Her şeyin bir zorluğu olduğu gibi bunun da var. Üretmek, çiftçilik zordur, kolay değil. Zorluktan geldiğimiz için sarılıyoruz işe. Hem bostan, hem pazar aynı anda, bazen destek işçi almamız gerekiyor, yetişemiyoruz. İşçi tutsak bile, bırakmıyoruz tezgâhımızı. Oğlum ve işçiyle çalışıyorum şu an mesela tezgâhta. Bahçede ise abilerim, yengelerim ve eşim var bugün mesela.”

Beykent Çarşamba Pazarı’nda Mustafa Karaca’nın tezgâhı, 24 Şubat 2021. Fotoğraf / Ceren Gülbudak.
Tüm bu zorlukların yanı sıra, bostanlardaki üretim belediye tarafından güvenceye alınmadığı gibi semt pazarlarının akıbeti de yetkililerin iki dudağının arasında. Bu yüzden Mustafa abi gibi üreticiler hep diken üstünde: “Kiracı sıfatında olsan yine hakkın olur ama işgalci sıfatında bir hakkın yoktur,” diye anlatıyor bu durumu.
Esenyurt Beygâh pazarının anonsları Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere dört dilde gerçekleşiyor: Hem ziyaretçiler hem satıcılar arasında bu diller yaygın bir şekilde kullanılıyor
O sırada geçen haftadan bostan ısırganı ısmarlayan bir çift tezgâha yaklaşıyor ve biraz serzenişte bulunuyorlar, çünkü meğer geçen hafta geldiklerinde tezgâhtaki ısırgan otlarının hepsi satılmış. “Evet geçen hafta biri geldi erkenden, hasta için aldı gitti hepsini. Bugün de biraz daha geç gelseydiniz verecektim, yine çok soran oldu,” diye yanıtlıyor Mustafa abi. Öğreniyorum ki ısırgan özellikle limon sıkılıp tüketildiğinde oldukça faydalı, şifalı bir bitki. Mustafa abi anlatıyor, “Bizim bahçenin kenarında Arnavutlar oturuyordu. 2000’lerden sonra o mahalle yıkıldı, yerine kentsel dönüşümle yurt yapıldı. Yani onlardan (Arnavut komşularımızdan) biliyoruz biz de, bahçenin kenarında biterdi, onlardan göre göre öğrendik ısırganı. Onlar tanırdı, o komşularımız yapardı Isırgan’ın böreğini, çok da lezzetli olurdu.” Boşnakların zelanik, Arnavutların kopriva dedikleri ve balkanlar boyunca ortak bir damak lezzeti olan ısırgan otlu börek ise, oldukça merak uyandırıyor bende. Isırgan otunun şifasına ve balkan kültürünün parçası ısırgan otu böreğine dair böylesi bir sohbete katılma şansı bulduğum için gerçekten çok mutlu oluyorum. Tıpkı pazardan alışveriş yapmayı tercih eden birçok kişi gibi. Pazar yalnızca insanlar arasında ürünlerin değil; kültürler, coğrafyalar, diller vb. birçok boyutlar arasında bilginin, deneyimin ve hafızanın aktarıldığı bir toplumsal mekân aslında.
Kültürel paylaşım, güven ilişkisi, bilginin dolaşımı
Pazarda hemen hemen birçok tezgâhta kültürel bir paylaşım yaşanıyor. Sağlıkla ilgili bilgilere, yerel ürünlere, yeni tariflere dair bir karşılaşma/öğrenme ortamının oluşmasından nice koyu sohbetler ve tanışıklıklar doğuyor. Bu tezgâhlardan biri de Yusuf ve kardeşinin aktariye tezgâhı. Herkeste büyük bir merak uyandıran bir tezgâh burası, belki nenemizden, çocukluğumuzdan hatırladığımız, belki bir kitapta denk geldiğimiz ama asla görmediğimiz, belki duyduğumuz ve merak ettiğimiz ve elbette severek kullandığımız birçok değişik bitki, baharat, ot, toz, sıvı yer alıyor. Aktariye tezgâhı, belki de geleneksel şifa bilgisinin yegâne taşıyıcısı günümüz kentinde. Yusuf ve kardeşinin tezgâhında ise, bitkisel şifa bilgisinin ve damak tadının çeşitli dillerde ve kültürler arası dolaşımını görebiliyoruz.
“Pazarda sürekli devir-daim oluyor, markette ise rafta bekliyor ürünler. Bu nedenle, beklemiş ürün yoktur pazarda, tazedir”
Kendilerini daha önce Yakuplu mahalle pazarında ziyaret etmiş olsam da, Esenyurt Beygâh Pazarı’nda gerçekleştiriyoruz sohbetimizi. Esenyurt kozmopolit bir bölge, pazar ise bunu en çok gözlemleyebildiğimiz kamusal alanlardan biri. Esenyurt Beygâh Pazarı’nın anonsları Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere dört dilde gerçekleşiyor: Hem ziyaretçiler hem satıcılar arasında bu diller yaygın bir şekilde kullanılıyor. Aslen Bitlisli olan Yusuf Abi ise zaten aşina olduğu Arapçaya ve bildiği Kürtçeye ek olarak, Farsçasını da oldukça geliştirmiş İranlı nüfusun çok temel bir bileşeni olduğu bu pazarlarda. Birçok müşterisiyle kendi dilinde sohbet edip, ürünler üzerine paylaşımda bulunabiliyor. Dükkândan seçilen yedi bitkinin karıştırılmasıyla elde edilen, evde dolandırılmasıyla türlü kötülüklere karşı koruma sağladığına inanılan bir geleneksel tütsü olan “yedi dükkân süprüntüsü”, bıttım sabunu, ev yapımı sirke, tokat asma yaprağı, özel kış çayı karışımı ve tezgâhındaki daha nice ürüne, İran, Suriye, Pakistan ve daha nice coğrafyadan göçerek İstanbul’a yerleşmiş müdavimlerinin etkileşimiyle birçok ürün eklenmiş: Çeşit çeşit safran, baharat, gur, Basra kara limonu…

Esenyurt Beygâh Pazarı aktariye, Yusuf ve kardeşinin tezgâhı, 26 Şubat 2021. Fotoğraf / Ceren Gülbudak.
“Pazarda sürekli devir-daim oluyor, markette ise rafta bekliyor ürünler. Bu nedenle, beklemiş ürün yoktur pazarda, tazedir,” diyor Yusuf. “Dükkân daha rahat olsa da, ekonomik olarak pazar daha uygun oluyor sermaye ihtiyacı az olduğu için. Örneğin, Yakuplu sokak pazarındaki tahta-tezgâh fiyatı buradan da ucuz. Böylelikle masraf ve risk olmuyor.”
Tarhana Geyve’den, nar ekşisi Mersin’den, pekmez Erzincan’dan
Pazarda bilginin dolaşımına ve kültürel paylaşıma örnek olan bir diğer tezgâh Reşit Mermi’nin ve yeğeni Oktay’ın birlikte açtıkları Hatay ürünleri tezgâhı. Burada bir yandan alışveriş yaparken bir yandan da ürünlerin içeriğine, menşeine, yapılışına, şifasına ve nasıl tüketileceğine, kültürel bağlamına dair bir sohbet gerçekleştirmek mümkün. Aslen Hataylı olan Reşit Mermi, İstanbul’da bir bankada özel güvenlik olarak çalışıyormuş: “Şartlar ve iş seni o tarafa itiyor. Annem beni hep pazara götürürdü, yarın öbür gün pazarcı olacağımı bilmiyorduk,” diye anlatıyor pazar esnafı olma sürecini. Ürünlerin yüzde 80’ni Hatay’dan getiriyor; boy boy kavanozlar ve kaplarda nar ekşisi, zeytinyağı, zahter, tereyağı, şırdan mayalı peynir, tuzlu yoğurt gibi çeşit çeşit ürün dizili tezgâhında. Tüm bu ürünleri Hatay’daki tanıdıklardan, akrabalardan, annelerinden, teyzelerinden temin ediyor. “İyi tereyağı, yoğurt mayalamada kullanılır. Yoğurdu mayalarsa o tereyağı iyi tereyağıdır.”
Tuzlu yoğurt ve şırdan mayalı Hatay peyniri ise benim bu tezgâhta tanıştığım ürünler. Süpermarketlerde hiç rastlamadığın tuzlu yoğurt meğer Hatay’da bir hayli yaygınmış: “Yoğurt oluyor, yoğurt olduktan sonra kaynatılıyor ve tuzlanıyor. Süzme yoğurdun pişmiş hali bir nevi. İki yıl sağlam kalıyor bu şekilde bu kavanozlanmış yoğurt. Kahvaltıda çok tüketiyoruz, nar ekşisi, zeytinyağı, kekik, pul biber serperek. Bir de mesela bununla çorba yapılıyor, hiç kesilmez bu yoğurtla yapılan çorba.”

Esenyurt Beygâh Pazarı aktariye, Reşit Mermi, 26 Şubat 2021. Fotoğraf / Ceren Gülbudak.
Reşit Mermi ve yeğenleri, Beylikdüzü ve Esenyurt pazarlarındaki tezgâhlarının yanı sıra, Büyükçekmece tarafında bir dükkân da işletiyorlar. Dükkân ve pazar arasındaki farklılaşmaya dair şunları belirtiyorlar: “Pazar çok daha ekonomik bizim açımızdan, dükkânı döndürmek daha zor. Pazarda eğer tezgâh fiyatları çok uçmayan bir yerdeyseniz, maliyet daha az ve insanlar geliyor. Burada iki günde 30 kilo şırdan mayalı peyniri satıyoruz mesela, çok daha fazla insana ulaşabiliyoruz. Pazarda sirkülasyon var, gıda taze kalıyor.”
Kendileri üretim yapmasalar dahi, yerel ile kurdukları organik bağları üzerinden, lokal ürünleri İstanbul semt pazarına getiren bir başka tezgâh, Sebahat ve eşinin tezgâhı.
Pazarların günlük kuruluyor olması sürekli bir masraf yükü oluşturmadığı için birçok esnaf işini sürdürebiliyor, yurttaşlar ise gıda çeşitliliğine marketlere kıyasla daha ekonomik şekilde ulaşıyor
Dört sene önce çocuklarının eğitim masraflarını karşılamak için pazarda ürün satmaya başlayan Sebahat ve eşi, tarhanayı Adapazarı Geyve’de kadın kooperatiflerinde yaptırıyorlar. Nar ekşilerini Sebahat ablanın kız kardeşi Mersin’de yaptırıp göndermiş. Pekmezleri Erzincan’daki bir tanıdıkları hazırlayıp kargo ile gönderiyor. Kayısıları ise Malatya’da öğretmenlik yapan kardeşi aracılığıyla temin ediyorlar. Siyah üzümü Antepli öğretmen bir tanıdıklarının bahçesinden getirtiyorlar. Reçelleri ise kendisi hazırlıyor.

Sebahat ve eşinin tezgâhı, Beykent Pazartesi (Pazar) Semt Pazarı, 1 Mart 2021. Fotoğraf / Ceren Gülbudak.
Ancak pandemi dönemi nedeniyle ürün çeşitliliği normalden azmış. Pandeminin tüm olumsuz koşulları daha da zorlaştırmasına rağmen Sebahat abla semt pazarında tezgâh açıyor olmanın, dükkân işletiyor olma ihtimallerine göre ekonomik açıdan daha kolaylaştırıcı olduğunu düşünüyor: “Yani pandemi dönemi oldukça zorlu geçti, geçiyor. Pazartesi günü [normalde Pazar pazarı] belediye kira almıyor, bu nedenle gelip açabiliyoruz. İşgaliye yarı yarıya düştü, Çarşamba pazarında normal kiramızı veriyoruz. Kazandığımız olduğu gibi maliyete gidiyor bazen bu süreçte.”
“Öğretmendim, işsiz kalınca köyden getirdiğim zeytinleri önce cami önünde ve metro çıkışlarında sattım. Daha sonra pazarlara çıkmaya başladım. Ya batan pazara düşmüştür ya da çıkamayan”
Pandemi bütün esnafı olduğu gibi, pazar esnafını da zor koşullarla mücadeleye itti. Fakat pazarların günlük kuruluyor olması sürekli bir masraf yükü oluşturmadığı için birçok esnaf işini sürdürebilirken, yurttaşlar ise yarı-açık bir alanda gıda çeşitliliğine marketlere kıyasla ekonomik ve az riskli bir şekilde ulaşabiliyor. Ekonomik sınırların iyice aşındığı pandemi sürecinde de gözlemlenebildiği üzere, pazar hem alıcılar hem satıcılar için görece ekonomik bir alternatif sunmaya devam etti.
Dersliklerden tezgâha: “Pazar, köprüden önce son çıkış”
Kent hayatında semt pazarları, ekonomik kalkınmanın ve sosyal ağlar kurmanın yolu olarak işlev görebiliyor. Araştırmam boyunca, tezgâh açanlar arasında İstanbul’da geçim sağlamak, ihtiyaçları karşılamak, durumlarını iyileştirmek amacıyla pazar işine girenlere tanık oluyorum.
Kendi kuralları, ekonomisi ve işleyişi olan pazara girebilmek elbette kolay bir iş değil. Yine de pazar, az sermayeyle “günün kurtarıldığı”, eldeki ürünü aynı gün insanlarla buluşturulduğu bir mekân; emeğin gitgide güvencesizleştiği zamanlarda halen karşılığını bulabildiği bir kamusal alan.
Esenyurt Beygâh Pazarı’nın en çeşitli zeytin tezgâhını işleten eski bir edebiyat öğretmeni. Halil öğretmen ürünlerinin yarısını ailesi ile birlikte işlettikleri Manisa Büyükbelen köyündeki zeytinliklerinden getiriyor. Geri kalanı ise tanıdığı, güvendiği ve nasıl üretim yaptığını bildiği zeytincilerden topluyor. Gerçekten, zeytinin neredeyse bütün renklerini, dokusunu ve kokusunu duyumsayabildiğimiz bir tezgâh burası. Onu dersliklerden tezgâhlara getiren süreci merak ediyorum:
“Sekiz yıl öğretmenlik yaptım. İş özellere düşünce ve işsiz kalınca, köye gittim. Zeytin getirdim, önce caminin önünde, metro çıkışlarında başladım, ondan sonra pazarlara çıkmaya başladım. 2016’dan beri pazara çıkıyorum. Pazarcılar hep der, ‘pazar, köprüden önce son çıkıştır.’ Yani ya batan pazara düşmüştür ya da çıkamayan. Gerçi tahta fiyatlarının alıp başını gitmesiyle beraber pazardan yüklü miktarda para kazananlar da var. Ama yine de, pazar benim geçimim için bir seçenek oldu.”

Halil İbrahim “öğretmen”in zeytin tezgâhı, Esenyurt Beygâh Pazarı, 26 Şubat 2021. Fotoğraf / Ceren Gülbudak.
Önce işe tek bir tahtayla başlamış. Ardından ikincisini açmış. Şimdilerde ise bir ucundan diğer ucuna selesinden halhalısına kadar renk renk, boy boy zeytinleri dizdiği geniş tezgâhı var. “Evvelden tek çalışırdım, şimdi yanımda işçi çalıştırıyorum. Bütün zeytin çeşitlerini kendim üretmem mümkün değil, hepsini yapamam. Fakat, mesela Edremit, Gemlik Orhangazi, oralarda hangi zeytin daha iyiyse, alıyorum. Seleleri kendimiz yapıyoruz. Sezonda bol miktarda ham zeytin satıyoruz,” diyor.
Serde zeytincilik olduğundan, tüketiciye sunduğu ürünü de çok iyi tanıyor: “Dededen kalma on dönüm bir yer var köyümüzde. Bir de bizim ortak baktığımız zeytinlikler var. Babam annem çiftçi insanlar zaten. Eskiden beri, ilkokul ortaokul lise hep köydeydik, tütün de yaptık geçmişte, sonradan zeytinliğe geçtik.”
Peki, pazarcılıkla daha geç tanışan Halil öğretmen, kendi deneyiminden yola çıkarak semt pazarlarındaki diğer ürünler hakkında ne düşünüyor? Sera ve hal mallarının ürünlerin çoğunluğunu oluşturduğu semt pazarlarında güvenilir gıdaya erişimimiz mümkün mü? “Doğal yöntemler var, eğer ilgilenirseniz biliyorsunuz. Örneğin, yeşil zeytini ağartmak için zerdeçal kullanırız biz, sarartıcı kimyasal atmak yerine. Ben bunları yaptığım zaman, bidonda kuruyorum, üzerine toz zerdeçal atıyorum ağarması için. Kendi yapmadığım zeytinleri de tanıdığım insanlardan alıyorum sonuçta.” Ürünlerin tazeliği, pazar alışverişinin şiarı.
“Siyah zeytinleri aldığım Hüseyin abi var Gemlik Orhangazi’de Yukarı Sölöz köyünde, o kendisi üretici, biliyorum. Bizim köyde var tanıdığım kişiler, aile çevremiz ve köyümüz hep zeytincilik üzerine. Eğer pazarda güvenebileceğiniz esnafı bulabildiyseniz içiniz rahat edebilir. Kendi ürünümü getiriyorum, tezgâhımı tanıdığım üreticilerin ürünleriyle tamamlıyorum. Mesela burada da yazar: iade ve değişim yaparım. Pazarda sirkülasyon var, ürün tazedir. Sabah bu zeytinler tamamen doluydu. Haftada bir zeytinlerim değişir benim, bazen gününde değiştiği olur.”
“Balı benden değil, BİM’den alıyor. Yanda Konya tahini çekiyor arkadaş, bunu almıyor. Fıstıktan elde edilen sahte tahini alıyorlar. İranlılar, Libyalılar, Suriyeliler, Ürdünlüler besliyor şu an bu pazarı”
Bir başka tezgâhta Ali Karataş memleketi Trabzon’dan getirdiği onlarca ürünü satıyor. Pazarcılığı önce kendi ailesinin ürettiği fındık, yeşil çay ve balla başlamış. “Sürmeneliyim,” diye başlıyor söze. “Trabzon’da baba mesleğim, nalbur, hırdavat, yöresel kazma, bıçak gibi el işleri üzerine. Köyüm zanaatkâr. Buraya geldik, olduk tabldotçu.” Otuz yıl boyunca fabrikalara yemek dağıtmış ancak geçimini bir türlü sağlayamamış. “Hile yapmadığım için kazanamadım,” diyor. “Güven, azim ve sebat çok önemli. İslam’da kar oranı yüzde 12’dir. Altı yıldan beri pazara çıkıyorum. Mağazada satmak daha kârlı ama mağaza açmak sermaye gerektiriyor. O daha zor. Pazarda ise sermayen olmasına gerek yok.”
Pazar işi imece işi. Ali Karataş köyünü de seferber etmiş, bereketini İstanbul’a taşımış. Vitrin ürünü çay. “Ben yazın kendim gidip üretim yapıyorum. Yeşil çayı örneğin kendimiz yapıyoruz, topluyoruz, gölgede kurutuyoruz. Güneşte kurumaz, tarhana bile gölgede bekletilmeli. Siyah çay içinse çayımızı fabrikaya veriyoruz, çünkü fırında yüksek ateşe girmesi gerekiyor. Ondan sonra eleklere girer. Çay dört hasattır, ilk hasat mayıstır. 2, 3, 4 diye gider, kalite ve miktar düşer.” Bir tek çay da değil, köyde ve etrafında yetişen birçok ürünü tüketiciyle buluşturuyor. “Orada gidip hasat yapıyorum, fındık, çay. Yaylaya çıkıp kekik çayı, yaban mersini topluyorum. Şekeri düşürür yaban mersini, bizim yayladaki, rakımı yüksek yerdeki. Genelde pazarda satıyorum, onun dışında eşe dosta satıyorum tanıyan bilen.”

Ali Karataş’ın tezgâhı, Esenyurt Beygâh Pazarı, 6 Mart 2021. Fotoğraf / Ceren Gülbudak.
Müşterilerinin başında göçmenler, toptancı marketlere teslim olmayıp pazarda alışveriş alışkanlıklarından vazgeçmeyenler var. “Halkımızın alışveriş bilinci değişti. Toplu tüketime, marketlere yöneldi insanlar. Balı benden almıyor, gidiyor BİM’den alıyor. Yanda Konya tahini çekiyor arkadaş, bunu almıyor. Yer fıstığını çekip ucuzdan tahin diye, helva diye satanlar var. Fıstıktan elde edilen sahte tahini alıyorlar. İranlılar, Libyalılar, Suriyeliler, Ürdünlüler besliyor, destekliyor şu an bu pazarı.”
Kadınlar, göçmenlik ve pazar
Göçmenler yalnızca müşteri olarak desteklemiyorlar pazarı. Aynı zamanda pazarda kurucu rol de oynuyorlar. Nasıl ki kadınlar yalnızca müşteri değil (her ne kadar özellikle gıda bölümünde az sayıda kadına rastlasak da) pazarın asli unsurularsa. Sabrina’nın Esenyurt Semt pazarında açtığı kuru yemiş tezgâhı bunu açıkça görebildiğimiz yerlerden biri. 2016’da Özbekistan’dan Türkiye’ye göç eden Sabrina ile çay ve Siirt fıstığı eşliğinde bir sohbet gerçekleştiriyoruz.
“Pazarda kadınları gıda tezgâhlarının başında çok sık göremiyor olsak da, tezgâhların arkasında muhakkak yer alıyorlar. Buna rağmen, İstanbul’da geçimini sağlamaya çalışan göçmen bir kadın için açık bir toplumsal alan olabiliyor pazaryeri”
19 yaşında memleketi Özbekistan’dan ayrılan Sabrina, Moskova’da bir süre çalıştıktan sonra Türkiye’ye gelmiş. Beş aydır pazarda tezgâh açarak Siirt fıstığı satan Sabrina, öncesinde restoranlar başta olmak üzere hizmet sektöründe çalışıyormuş. Hizmet sektörünün oldukça zorlayıcı koşullarındansa kendi tezgâhının, işinin başında olmayı tercih etmiş. Sabrina, pandemi sürecinde hizmet sektörünün duraksamasıyla birlikte kendini fıstık tezgâhının başında bulduğunu söylüyor. Pazarın da kendine has oldukça zorluğu olduğunu da ekliyor sözlerine: “Yine de kendi işinin başında olmak insana çok iyi hissettiriyor, artık başkasının emrinin altında çalışmak istemiyorum.” İstanbul pazarlarına uzun süredir müşteri olarak gelip giden Sabrina, fıstık satarak geçimini sağlayabileceğini düşünmüş ve tanıştığı bir fıstık toptancısıyla anlaşarak, Tozkoparan, Avcılar, Zeytinburnu pazarlarında tezgâh açmaya başlamış.
Pandemi sürecinde pazardan geçim sağlamanın özgün koşullarına dair sorduğumda “Yani kimsede para yok, biz de malı alıyoruz, iki hafta sonra ödeyebiliyoruz. Aslında baya zorlayıcı ama insan mecbur olunca yapıyormuş demek ki,” diyor. Pandemi süreci geçince de pazarda tezgâh açmaya devam etmek konusunda oldukça kararlı Sabrina.

Sabrina’nın tezgâhı, Esenyurt Beygâh Pazarı, 9 Nisan 2020. Fotoğraf / Ceren Gülbudak.
Pazarda kendi tezgâhının başında duran kadınları görmek imkânsız değilse de özellikle gıda bölümünde bir hayli zor oluyor. Fakat bu pazarın gıda bölümünde kadın emeği olmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin, Beylikdüzü ve Esenyurt pazarlarında gıda tezgâhlarında satılan mantarların birçoğu Çatalca’da kadınlar tarafından yetiştiriliyor. Yine yumurtalar, Çatalca’da yumurtacılık yapan kadınlardan temin ediliyor. Ya da tarhana, reçel, salça gibi birçok yerel gıda ürünü kadınlar tarafından üretiliyor. Bunların yanı sıra, pazara bostanlardan gelen meyve sebzenin büyük bir bölümüne de pazarcıların eşlerinin elleri değiyor. Yani pazarda kadınları gıda tezgâhlarının başında çok sık göremiyor olsak da, araştırma boyunca gözlemliyorum ki kadınlar tezgâhların arkasında muhakkak yer alıyorlar. Özellikle gıda bölümünü düşündüğümüzde, kadınların tezgâhların arkasından, tezgâh başına geçmeleri çok da kolay olmuyor. Buna rağmen, Sabrina gibi, İstanbul’da geçimini sağlamaya çalışan göçmen bir kadın için açık bir toplumsal alan olabiliyor pazaryeri, bu nedenle gitgide daralan kent kamusal hayatı açısından önemli bir yer teşkil ediyor.
Gıda alışverişinden çok daha fazlası
Sürdürülebilir gıdaya erişim açısından birçok güzel örnek var: Organik pazarlar, organik ürün marketleri, tüketici ve üretici gıda kooperatifleri, üretici pazarları ve nicesi. Ancak bu alternatifler ne yazık ki fiyatlar, olanaklar ve lokallik nedeniyle alışverişe gelen kitleleri belirli bir kesimle sınırlı kalabiliyor. Tüm bu örneklerden edindiğimiz farkındalık, semt pazarının sunduğu olanaklar ve yelpaze ile birlikte düşünüldüğünde sürdürülebilir bir gıda modelinin altyapısının hazırda var olduğunu söyleyebilir miyiz? Hele hele pandemi gibi gıda güvenliğine ciddi bir gölge düştüğü, süpermarketlerin tedarik zincirinin gıdaya erişim açısından da ne denli bir risk olduğunun iyice ortaya çıktığı bir dönemde… Diğer taraftan, semt pazarları yerel üretime teşvik imkânı sağlayabilir. Örneğin, İstanbul’un her mahallesinde mevcut olan semt pazarlarının bir kısım tahtasının, üretici kooperatiflerince işletilmesi düşünülemez mi?
Bugün sürdürülebilirlikten bahsederken, aslında üç boyutlu bir olgu kast ediyoruz: Çevresel, kültürel ve ekonomik. Sürdürülebilir kalkınma modelleri ile semt pazarları, küresel anlamda da birlikte işleniyor, düşünülüyor. Kent planlama, çevre, kent sosyolojisi, tarım sosyolojisi gibi birçok alanda yapılan çalışmalar, farklı coğrafyalardaki sokak pazarlarının hem toplumsal bir ekonomik akış hem de gündelik hayatta anlamlı sosyal temaslar için önemli bir alan olduğunu, bir yandan da yerel üretimi ve yerel gıdanın tüketimini teşvik etmesi itibariyle sürdürülebilir bir kalkınma açısından da önem taşıdığını ortaya koyuyor. İstanbul’un Beygâh ve Beykent pazarlarında yaptığımız bu kısa gezintinin sunduğu resim, semt pazarlarının geçim sağlama, gıdaya erişim, sosyalleşme, kültürel paylaşım, bilgi dolaşımı, sosyal ağlara katılım gibi alanlarda birçok kent sakininin hayatında önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor.
Örneğin, İstanbul’un her mahallesinde mevcut olan semt pazarlarının bir kısım tahtasının üretici kooperatiflerince işletilmesi düşünülemez mi?
Her yörenin sürdürülebilirlik adına kendine özgü alternatifleri var. Bu alternatifleri yine her yörenin kendi kültürel ve toplumsal dokusu ile birlikte düşünmek gerekiyor. Pazar, tüm bunların kesişiminde yer alan, toplumsal, ekonomik ve çevresel bir sürdürülebilirlik için zemin oluşturabilecek bir toplumsal alan. Bu nedenle yalnızca geçimini sağlamak kaygısıyla tezgâhını açan pazarcılar açısından değil, yaşadığımız toplum için de pazar köprüden önce son çıkışlarımızdan biri olarak mahallelerimizin orta yerinde, yolumuzun üzerinde duruyorlar.
***
Yazarın notu: Bu yazı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Departmanı bünyesinde gerçekleştirdiğim doktora tez araştırmasının bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Sevgili Büşra Kılıç’a değerli yorumları için, tez araştırmama özveriyle yol gösteren danışmanım Dr. Begüm Özden Fırat’a emekleri için teşekkür ederim.
“Az önce kendi tapulu arazimizin bahçesinde türkü söyledik hep beraber. Jandarmalardan biri hemen telefon görüşmesi yaptı. Özel tim yığıldı ardından. Duyuyor musunuz bilmiyorum, anons geçiliyor. Bize kendi evimizin bahçesinden dağılmamız gerektiğini, gitmezsek müdahale edeceklerini söylüyorlar.”
Rize, İkizdere’de haftalardır Cengiz Holding ve şirketin desteğini arkasına aldığı AKP hükümeti ortaklığında yürütülen taş ocağı projesine karşı direnenlerden, ağacın kesilmesine ağaca çıkarak engel olan Zeynep Baş ile görüşmemiz esnasında yaşandı bu konuşma.
İyidere sahiline yapılacak olan lojistik limanın inşaatında kullanılmak üzere “ihtiyaç duyulduğu” gerekçesiyle açılacak taş ocağına karşı İkizdere halkının direnişi bir aydır devam ediyor.

Ağaç kesimlerinin başlamasıyla birlikte jandarma İkizdere’yi abluka altına aldı. | Fotoğraf: Eren Dağıstanlı
Köylülerin büyük bir kararlılıkla yürüttüğü mücadele karşısında Cengiz Holding ısrarla, hız kesmeden ağaç kesme çalışmalarını sürdürüyor. Yurttaşların tepkisi dinmeyince hükümet de Cengiz Holding’in yanında seferber oldu. Köyde 16 Mayıs’ta Rize Valiliği kararıyla “kısmî olağanüstü hâl (OHAL)” ilan edildi. Yürüyüş ve basın açıklaması yapmak 15 gün süreyle yasaklandı.
Zeynep Baş ile yaptığımız görüşme de bu kısmî OHAL sürecinde gerçekleşti. “Öyle bir OHAL ki kendi evimizin önünde türkü söylememiz yasak,” dedi Baş.
İkizdereli kadınlar anlatıyor
İkizdere’de direnişin başladığı ilk günden bugüne ağaçların tepesinde, dere eteğinde, dozer önünde hep en çok kadınları gördük. Jandarma müdahalesiyle beraber bu kadınların yerlerde sürüklendiğini ve gözaltına alındığını da… Yaşam alanlarına sahip çıkmak, geçim kaynaklarını korumak için her zorluğu göze alan kadınlar Zeynep Baş ve Nazire’nin ağzından İkizdere direnişini dinledik. Söz İkizdereli kadınlarda:
Zeynep Baş: Doğanın siyaseti olmaz
“Yaşam alanlarımızın, organik çay bahçelerimizin, derelerimizin yok olmasını, doğamızın katledilmesini istemiyoruz. Toz bulutu içerisinde yaşamak, kirli hava solumak istemiyoruz. Bizler suyumuzu derelerimizden alıp içiyoruz. Şu anda sularımız kirli akıyor. Çoğumuzun geçim kaynağı tarım ve hayvancılık. Yoğurdumuzu, peynirimizi, sütümüzü hazır almayız, kendimiz yaparız. Zengin insanlar değiliz biz, her şeyimizi doğadan kazanıyoruz. Dolayısıyla yaşam alanımızı terk etmek, geçim kaynaklarımızı bırakmak, bir santimetrenin dahi yok edilmesini istemiyoruz.

Eskencidere Vadisi’ndeki derenin inşaattan önceki ve sonraki hâli.
“Hükümet buraya göz koydu ama biz burayı vermeyeceğiz. Buradaki tavır bir oy veya parti meselesi değil. Doğanın siyaseti olmaz. İkizdere için birçok şey söylediler. Doğru, İkizdere yüzde 95 civarında AKP’ye oy vermiş bir bölge ama bu demek değil ki doğasını savunmayacak.
“Öyle bir OHAL ki evimizin önünde türkü söylememiz yasak”
“Dolayısıyla hükümetin tavrını doğru bulmuyoruz, mana da veremiyoruz, çocukluğumuzu bizden almasınlar. Atalarımızdan kalan mirasımız, kendi çocuklarımıza da bırakacağımız yerler bunlar. Cumhurbaşkanımızın bu alanı görse böyle bir doğa katliamına izin vereceğini de düşünmüyoruz hiçbirimiz.”

Vadi girişine barikat kuran jandarma köylülerin alana girişini engelledi, biber gazına başvurdu, zor kullandı ve gözaltılar yaptı. | Fotoğraf: Eren Dağıstanlı
Nazire: Allah’ın yarattığını kul yapamaz ki
“Biz çocukken deprem nedir bilmezdik, yıllar önce hemen evimizin 100 metre ötesinde bir taş ocağı açtılar. Orada patlattıkları dinamitler yüzünden depremi yaşadık, bütün eşyalarımız gitti. Yabani hayvanlar ormanda barınamadığı için köyün merkezine indi. Hem hayvanlar yuvasından oldu hem de bizler ne geceleri ne gündüzleri rahatça sokağa çıkamadık. Bu taş ocağının da başımıza aynı şeyleri getireceğini biliyoruz. Suyumuz, tarım alanlarımız yok olacak evimizde rahat oturamayacağız. Şu anda patlama olmadığı halde biz o kepçelerin sesinden bile uyuyamıyoruz. Sabaha kadar çalışıyorlar, hiçbir şekilde huzurumuz yok. Gece kalkıyoruz su içmeye, bakıyoruz su yok. Derelerimizi kurutuyorlar. Her türlü korkunç şeyi yaşatıyorlar bize burada. Çocukluğumuzun geçtiği yerleri talan ediyorlar.
“Ağaç dikeceksin ama kaç yılda büyüyecek o ağaç? 250 yaşında ağacımız var burada. Şimdi ekseniz ağacı, hangimiz görecek onu bir daha?”
“Ulaştırma Bakanı geldiğinde biz ona sadece üç tane soru sorduk. Neden burayı seçtiklerini, açılmış taş ocaklarından neden almadıklarını, yukarılardaki kullanılmayan çorak arazilerden neden taş alınmadığını öğrenmek istedik. Bakan bizi dinlemedi bile ama biz onu yuhalamışız gibi gösterildi. Biz sadece derelerimize, vadimize dokunulmamasını istedik, bir saygısızlık yapmadık. Biz devlete karşı gelmiyoruz, sadece doğamızı korumak istiyoruz.

“Çocukluğumuzun geçtiği yerleri talan ediyorlar.” İkizdereli kadınlar eylemlerde hep ön saflardaydı. | Fotoğraf: Eren Dağıstanlı
“Benim annem yaz kış orada yaşıyor. Çayla, mısırla, hayvancılıkla geçiniyor. Bugüne kadar devletten yardım beklemeden ayakları üstünde kavrulan bir insan. Şimdi diyorlar ki onları yok edip düzelteceğiz. Ama Allah’ın yarattığını kul yapamaz ki. Ağaç dikeceksin ama kaç yılda büyüyecek o ağaç? Orada sadece çam ağacı yok ki; gürgen var, kestane var, ceviz ağaçları, meyve ağaçları var. Şimdi hepsi gitti. 250 yaşında ağacımız var bizim burada. Şimdi ekseniz ağacı, hangimiz görecek onu bir daha? Zaten bugüne kadar hangi taş ocağında rehabilitasyon yapılmış? Onlar yapana kadar bizim burada yaşayacaklarımız ne olacak? Yağmur yağmadığı halde her gün heyelan oluyor burada. Yağmur yapınca dağ olduğu gibi aşağı gelecek, ne yapacağız biz?”
İkizdere’nin siyaseti
Yaşadıkları toprakları savunan kadınlar “doğanın siyaseti olmaz” dese de, hükümet bugüne kadar Türkiye’nin dört bir yanında kamu yararıyla çelişen sayısız projeyi ısrarla destekledi. Doğal kaynakları korumak yerine kazanç sağlamanın yolları arandığında, işin içine siyasetin girmesi de kaçınılmaz oluyor.
Nitekim İkizdere’deki taş ocağı projesinde ortaya çıkarılan usulsüzlükler bunun en canlı kanıtı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Ali Öztunç’un kamuoyu ile paylaştığı bir belge gösterdi ki taş ocağı projesinin sahibi Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı. Bakanlık iletişim adresi olarak ise Cengiz Holding’in mail adresini gösteriyor…

Ali Öztunç: Talan projesi
CHP Doğa Hakları ve Çevreden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Öztunç, direnişe destek vermek için bölgeye ziyarette de bulundu, burada köylüleri dinledi ve onlarla nöbet tuttu. “Ben ilk gittiğimde bir şelale vardı bölgede, artık o şelale yok. Yolu açmak için ağaçların hepsini kestiler. Şu an varmak istedikleri yere sadece 200 metrelik bir mesafeleri kaldı,” diyen Öztunç, bölge halkının direnişinin siyasi görüş fark etmeksizin sürdüğünü ancak hükümetin hiçbir şekilde dinlemediğini belirtiyor:“Çünkü hükümetin gözünde Mehmet Cengiz, Rize’den daha değerli, Rize’den daha büyük, hatta Türkiye’den dahi daha büyük.”
“Bakan araştırma yaptıklarını, en iyi taşın burada olduğunu söyledi; ÇED raporunda alan araştırmasına gerek olmadığına dair bir ibare gördük”
Öztunç projedeki usulsüzleri ise şu sözlerle özetledi: “Son 8-10 yıldır AKP özellikle Karadeniz’e göz dikmiş durumda. Karadeniz Bölgesi’ndeki pek çok vadide, derede yatırımlara izin verdiler. Bir çayın üzerinde beş ya da altı HES projesi olduğuna dahi şahit oluyoruz. Yeşil Yol projesinden hidroelektrik santrallere (HES) taş ocaklarından altın madenlerine kadar bunların tamamı Karadeniz’i talan etme projesidir. İkizdere de tabii ki bunların içinde. Lojistik limanı projesi yapılabilir fakat başka yer yokmuş gibi ihtiyaç olan taşı ısrarla tarımın, hayvancılığın yoğun yapıldığı, yaşam alanı olan bir yerden yapmak istiyorlar. Halk direniş halinde fakat hükümetten hiçbir şekilde geri adım yok.

CHP Doğa Hakları ve Çevreden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç.
“Öte yandan her gün yeni bir skandalla karşılaşıyoruz. Bakan önce araştırma yaptıklarını, en iyi taşın burada olduğunu söyledi; ÇED raporunda alan araştırmasına gerek olmadığına dair bir ibare gördük. Lojistik limanında 8 bin kişinin çalışacağını ve bu yüzden mecbur olduklarını söyledi; limanın ÇED raporunda 300 kişi yazdığını gördük. Kendisinin bakan olarak Cengiz Holding adına dilekçe verdiğini ortaya çıkarttık, ona cevap dahi vermedi. Ancak belli ki Cengiz Holding çok bastırıyor ve onu kırmamak için Bakanlık böylesine güzel bir bölgeyi talan ediyor.
“Sadece Karadeniz değil sahil bölgelerinin tamamına göz dikmiş durumdalar. Bodrum’da 1 milyon metrekarelik bir araziyi, Datça’da Kargı Koyu’nu özelleştirmeye açtılar, sanayi tesislerinin tamamını sattılar… 128 milyar doları buharlaştırdıkları için para arıyorlar. Bulamayınca da elde kalan koyları, ormanları satıyorlar.”
Murat Çepni: İnsanlar işleriyle tehdit edildi
Aslen İkizdereli olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili ve Ekolojiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Murat Çepni ise dozerlerin jandarma eşliğinde köye girmeye başladığı 23 Nisan’dan itibaren bir hafta boyunca köylülerin yanında kaldı.
İkizdere köyünün Eskencidere Vadisi’nin bir kolu olduğunu söyleyen Çepni, vadinin birbirine bağladığı iki köyde yaşayanların arıcılıkla, hayvancılıkla ve tarımla geçimini sağladığını, aynı zamanda köylüler içme suyunu da bu vadiden karşıladığını hatırlattı.
“Karadeniz sahil yolu, HES’ler, Yeşil Yol, taş ocakları, dolgu limanlar… Karadeniz bir saldırı konseptiyle karşı karşıya”
Çepni, proje sürecine ilişkin bir diğer usulsüzlüğe de dikkat çekti. Bundan iki yıl önce başka bir şirket aynı yerde taş ocağı açmak istedi. Ancak şirket proje dosyasına İkizdere’den değil de İzmir’de ağaçsız, düz bir araziden fotoğraflar koydu. Projeye itiraz edilmesiyle başlayan mahkeme sürecinde fotoğrafların başka bir yere ait olduğu anlaşılınca yürütmeyi durdurma kararı verildi. Aynı yerde iki yıl sonra, bugün, Cengiz Holding çalışmalarına başlamış oldu.

HDP Ekolojiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Murat Çepni.
Çepni, İkizdere’de 23 Nisan’dan itibaren başlayan direnişi, Karadeniz’de yıllardır süren doğa talanını şu sözlerle anlattı:
“23 Nisan’da dozerler alana girmeden önce köylüler köyün girişinde projeye karşı çadırlarla bir direniş alanı kurmuştu. Dozerler 23 Nisan’da o günkü sokağa çıkma kısıtlamasını fırsat bilerek çalışmaya başladı ve yollar jandarma tarafından tutuldu. Köylüler dağlardan alana geldi. 3-4 gün boyunca dozerin çalışması bu şekilde engellendi. Çok yoğun bir asker ablukası yaşandı. Dozer çalıştırılmak istendi. Karşımızda şirketten ya da devletten bir muhatap da yoktu. Sadece askerler ve dozer vardı. 26 Nisan’da köylülere gazlı ve fiili bir saldırı gerçekleşti. Altı köylü gözaltına alındı. Yaşlı insanlar yerlerde sürüklendi, yaralandılar. Saldırıdan sonra her gün asker ablukası biraz daha arttırıldı. Köylülerin alana gelişi zorlaştırıldı. İnsanlara evlerinin bahçelerinde olmalarına rağmen kısıtlamadan ötürü para cezaları yazıldı. Karakol görevlileri köylüleri işleriyle ve kazançlarıyla tehdit etmeye başladı. Her türlü kirli yöntem devreye sokuldu.”
“Bu taş ocağı da yapıldığı takdirde vadideki çay üretimi, bal üretimi bitmiş olacak”
“Karadeniz’i betonlaştırdılar”
İkizdere’nin sadece taş ocaklarıyla değil genel bir talanla karşı karşıya olduğunu söyleyen Çepni, Karadeniz’in derelerini tutan HES’lerden, “duble yol” çalışmalarıyla ile delinen dağlardan, açılan tünellerden de söz etti.
Karadeniz’de korkunç bir inşaat yükü ve orman katliamı yaşandığını vurguladı ve ekledi:
“Bu taş ocağı da yapıldığı takdirde vadideki çay üretimi, bal üretimi bitmiş olacak. Su zaten çalışma başlar başlamaz kirlendi ve son noktada dere tamamen kapandı. İki yıl boyunca burası tamamen bir inşaat alanına dönecek.
“Karadeniz sahil yolu, HES’ler, Yeşil Yol, taş ocakları, dolgu limanlar… Karadeniz bir saldırı konseptiyle karşı karşıya. Tümden betonlaştırılmış ve peşkeş çekilmiş bir halde. İnsanlar yoksullaşıyor. Tarım ve hayvancılık bitme aşamasına gelmiş. Hiçbir yatırımın olmadığı tam tersi insanların göç etmek zorunda kaldığı bir bölge. Ama AKP iktidarı her yerde olduğu gibi Karadeniz’de de nerede bir ağaç bir su görse orayı ranta çevirmek için kırk dereden su getiriyor. Şirketler para kazansın, palazlansın diye halkı açlığa, yoksulluğa mahkûm eden bir siyaset sahibi AKP.”

Taş ocağı inşaatının sürdürdüğü alanın önünde jandarma nöbet tutuyor. | Fotoğraf: Eren Dağıstanlı
“Bakanlık şirketleşmiş”
Sahte bir fotoğrafla başlanan işin, yıllar sonra başka bir şirket tarafından, bu defa bilgilendirme dahi yapılmadan devralındığını vurgulayan Çepni, bölgeye gelen yetkililerin tavır ve tutumlarına da değindi:
“Yetkililer köylülere sadece iki yıl kalacaklarını, ondan sonra da bölgedeki tahribatı ‘rehabilite edeceklerini’ söylediler ve oradaki insanlar için bu ocağın bir iş imkânı olduğu gibi aşağılayıcı, onur kırıcı tekliflerde bulundular. İnsanlar ‘burada doğduk, burada yaşıyoruz, karnımızı burada doyuruyoruz’ demelerine rağmen onlar yapılacak olan lojistik liman inşaatını bir devlet bekası hâline getirdiler.”
“Hangi proje olursa olsun hangi yatırım olursa olsun doğanın ve insanların yaşamlarını sıkıntıya sokacaksa eğer, o projeyi savunmak mümkün değil. İnsanların yaşam alanlarını, geleceğini yok eden, ekosistemi yok eden bir projeyi devlet savunmamalıdır. Devlet ormanları korumakla yükümlüdür. Tam tersi olması gerekirken insanlar ormanları, tarımı devletten korumaya çalışıyor. Ortada bir şirket de yok çünkü bunun devlet projesi olduğunu söylüyorlar. Bakanlık şirketleşmiş, şirket bakanlık hâline gelmiş demektir bu.”
Talan 90’larda başladı
İkizdere direnişi en çok da Karadeniz’de yıllardır devam eden doğa talanı sonucunda meydana gelen sellerin, heyelanların, yıkımların, kayıpların geniş bir tablosunu önümüze koyması açısından sarsıcı oldu. HES’lerdi, madendi, yoldu derken bitmeyen inşaat hâli, daralan yaşam alanları bir şekilde herkesi ses çıkarmaya itti. Karadeniz’de 1990’lardan itibaren başlayan ve bugün İkizdere ile “bak bu da olmuştu” diye hatırladığımız o tablonun ayrıntılarını yazar ve ekolojist Cemil Aksu anlattı:
“Karadeniz’de artık tarımın son demlerinin yaşandığı bir süreç hâkim. 12 Eylül’den beri tarıma verilen destekler kesildiği için çay tarımı da fındık tarımı da ve bu ikisi altında teşvik edilen kivi üretimi gibi tarımsal faaliyetler de Karadeniz’in geçimini sağlayamadı. Bu yüzden birçok köy boşalmış ya da yazlık hâline dönüşmüş durumda.
“Cengiz Holding, Kolin gibi birçok şirketin devletten aldığı ihalelerle zengin olma macerasının başlangıç noktası Karadeniz sahil yoluydu”
“Şu an taş ocağının etkileyeceği köy ise yaz kış dolu olan bir köy ve vadideki en büyük köylerden birisi. Bu açıdan köylülerin son tarım alanlarını yok olmasını kaygı ve tepkiyle karşılamalarını anlamak gerekiyor. Orada sadece bir çevre direnişi yok aslında, emekçi köylüler yaşam alanlarını ve geçim kaynaklarını koruma mücadelesi veriyor.

Yazar ve ekolojist Cemil Aksu.
“Kirazlıyayla’dan Bodrum’a kadar ülkenin birçok yerinde verilen mücadeleler hem çevre hem emekçi halk mücadelesi aslında. Karadeniz açısından ise İkizdere’deki bu isyan yılların birikimini ifade ediyor. İkizdere vadisinde şu an neredeyse 15 tane HES var. 2005’ten beri başlayan bu HES’lerin yapımı sırasında da bir sürü tüneller açıldı, yan yollar yapıldı. Bu liman projesi için de aynı şey geçerli. Şirketler kendi alacakları paraları yüksek göstermek için bir sürü keyfî düzenlemeler yapıyor ve bunu da çok rahatlıkla ilgili bakanlıklarda, çevre ve şehircilik il müdürlüklerinde onaylattırabiliyorlar. İkizdere şu an tam bir talan vadisi durumunda. Tünellerden etrafınızdaki doğayı bile göremiyorsunuz ve bu İkizdere’de 2005’ten beri sürüyor.

Cemil Aksu: “İkizdere şu an tam bir talan vadisi durumunda. Tünellerden etrafınızdaki doğayı bile göremiyorsunuz”. | Fotoğraf: Eren Dağıstanlı
“Mesut Yılmaz döneminde başlatılan Karadeniz sahil yolu projesi vardı. Denize dolgu yapılarak yol inşa edildi. O dönemde birçok bilim insanı raporlarla projeye itiraz etti. Sahilde dolgu yapılması yerine kuzeyde yol yapılması ya da karayolu yerine demiryolu gibi önerilerde bulundular. Siyasi iktidar Karadeniz’i doldurmayı tercih etti ve bu krizin hikâyesi de orada başladı. Karadeniz sahil yolunda yapılan yolsuzluklardan dolayı o dönemin bir bakanı Yüce Divan’da yargılandı. Fakat sonuçta Karadeniz sahil yolu açıldığı zaman da yine bir bakan ‘yanlış bir projeydi ama çok para harcandığı için biz de bitirmek zorunda kaldık,’ diye bir açıklama yaptı.
“İkizdere’de taş ocağı açılması tamamen Cengiz Holding’in iş ritmine göre verilmiş bir karar. İdare, Cengiz Holding’in boş kalmaması için uğraşıyor”
“İşte bugün karşımızda olan Cengiz Holding, Kolin gibi birçok şirketin devletten aldığı ihalelerle zengin olma macerasının başlangıç noktası da Karadeniz sahil yoluydu. Bu yol toplamda üç etapken 13 etaba bölünerek hiçbir ihale kanununa uyulmadan 13 şirkete dağıtıldı ve bu şirketler bu yol üzerinden zenginleşmeye başladı. Ardından, Karadeniz’de hem bilime akla hem de ekolojiye aykırı projelerin arkası kesilmedi. Yol bitti, HES’ler başladı, Giresun’da deniz doldurularak havaalanı yapıldı, şimdi Rize’de aynı şekilde bir havaalanı yapılıyor… yani 90’lardan beri Karadeniz’de dolgu yapılıyor ve bunu yapmak için de envai çeşit bitkinin, canlının yuvası olan vadilerde taş ocağı gibi tarumar etme yöntemleri kullanılıyor.”
“Bütün projeler durmalı”
Aksu, yetkililerin tüm açıklamalarında ısrarla vurguladıkları “rehabilitasyon” söylemlerine de değindi ve Türkiye’de bugüne kadar taş ocağı ya da maden ocağı gibi orman alanlarında tahribat yaratan projelerden sonra hiçbir ıslah çalışması yapılmadığını, “rehabilite edeceğiz” sözlerinin “açık açık yalan söylemek” olduğunu ifade etti.
“Zararın neresinden dönülse kardır denilerek tüm projeler durdurulmalı,” diyen Aksu, felaketlerin önüne ancak bu şekilde geçilebileceğini söyledi:
“İkizdere’de taş ocağı açılması tamamen Cengiz Holding’in iş ritmine göre verilmiş bir karardır. Rize-Artvin Havalimanı dolgusu bitti, artık üst yapının inşa sürecine gelindi ve hemen İyidere Lojistik Limanı devreye sokuldu. İdare, Cengiz Holding’in boş kalmaması için uğraşıyor. Bugün artık İkizdere’de şu gerçek görüldü; Cengiz değil hükümet var. Jandarmasıyla, bakanlarıyla, bürokratlarıyla hatta yandaş medyasıyla hükümet orada. Bugün İkizdere’de katliam yapan Cengiz Holding değil bizzat hükümettir.

İkizdere’de ağaç kesimlerinin başlamasını mümkün kılan acele kamulaştırma kararnamesi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan imzasıyla 19 Mart 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. | Fotoğraf: Eren Dağıstanlı
“Karadeniz yıllardır AKP’ye en çok oy veren bölge oldu ama şimdi görüyoruz ki AKP’ye verilen desteğin bedelini ödüyor. Kaybolan doğayla, her sağanaktan sonra oluşan sel felaketiyle biz bunu ödüyoruz ve ödemeye de devam edeceğiz. Karadeniz daha kıyamet yaşayacak, bu artık kaçınılmaz. Doğadan ne alırsan doğa onu senden geri alır. Kırk yıl uğraşır bir bina yaparsınız dört dakika sallantıda o bina canınla birlikte gider. Biz bunu Rize’de, Trabzon’da, Giresun’da yaşadık. Dolayısıyla bu iktidara, bu iktidarın yanlış politikalarına desteğin bedeli Karadeniz’e ağır oldu ve olmaya da devam edecek. Susuzluğun, sellerin, orman katliamının önünü açan bu felaketlerden kaçınmanın tek yolu da doğa talanı temalı tüm projelerin durdurulmasıdır.”
Cumhurbaşkanı kararıyla acele kamulaştırma
Rize’nin İkizdere ilçesine bağlı İyidere sahiline yapılması planlanan lojistik liman için 2020’de ihaleye çıkıldı. İhaleyi 1 milyar 719 milyon lira karşılığında iktidara yakınlığıyla bilinen Cengiz İnşaat ve Yapı&Yapı A.Ş. ortaklığı kazandı.
Projede deniz dolgusu öngörülüyordu. Bu nedenle ham madde temini için taş ocakları ve bağlantı yoluna ihtiyaç duyuldu. Ham madde ihtiyacının karşılanabilmesi için Eskencidere Vadisi’nde bulunan Cevizlik ve Gürdere köylerinde 17 adet parsel için acele kamulaştırma kararı çıkarıldı. Karar Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan imzasıyla 19 Mart 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.
Bunun üzerine köylüler harekete geçerek, vadinin girişine çadır kurup nöbet tutmaya başlarken, alınan kararı da yargıya taşıdı. Ancak inşaatı gerçekleştirecek olan Cengiz Holding çalışanları 21 Nisan’da jandarma eşliğinde vadiye girerek taş ocağı için yol açma çalışmalarına başladı.
Vadi girişine barikat kuran jandarma köylülerin alana girişini engelledi. Direniş süresince köylülere gazlı ve fiili müdahaleler gerçekleşti. Gözaltına alınanlar oldu, birçok kişiye de koronavirüs tedbirleri kapsamında uygulanan sokağa çıkma kısıtlamasına uymadığı gerekçesiyle para cezası kesildi.

İkizdereliler ağaçların kesilmesini ağaçlara tırmanarak protesto etti. | Fotoğraf: Eren Dağıstanlı
Bu sırada Cengiz İnşaat’ın 3 Mart 2021’de kapasite artışı talebiyle başvuru yaptığı ve Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı 11. Bölge Müdürlüğü’nün, şirkete yeni bir taş ocağı açması için izin verdiği ortaya çıktı.
Eylemlere rağmen çalışmalarına aralıksız devam eden Cengiz İnşaat, konuya ilişkin ilk kez yaptığı yazılı açıklamasında “hammadde temin edilmesi planlanan” taş ocağının yerinin Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından seçildiğini söyledi.
İkizdere-Eskencidere Vadisi dünyada koruma altındaki 200 vadiden biri ve aynı zamanda doğal sit alanı
İkizdere’de direnen halk için “marjinal gruplar” ifadesini kullanan Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu da 10 Mayıs’ta köylüleri ikna etmek için bölgeye gitti. “İkizdere Lojistik Limanı için almamız gereken en uygun taşın olduğu bölgede yaşayan bazı vatandaşlarımızın rahatsızlığı oldu,” diyen Karaismailoğlu, “Eğer 10 tane ağaç etkilenecekse yerine 100 tane ağaç ekeceğiz. 13,5 hektarlık bir alanda liman için olmazsa olmaz olan taşın dolgusu için burası kullanılıp, iki yılı doldurmadan buradan çıkmayı taahhüt ediyoruz,” diye konuştu.
Karaismailoğlu bölgeden protestoyla uğurlandı, sonra da halkın kandırılmaya çalışıldığını öne sürdü.
Rize Valiliği 16 Mayıs’ta İkizdere ilçesi sınırlarında polis ve jandarma sorumluluk bölgelerinin tamamında “kamu düzeninin sağlanması” gerekçesiyle eylem ve etkinlikleri 15 gün süreyle yasakladığını duyurdu.
İkizdere neden önemli?
İkizdere-Eskencidere Vadisi Türkiye’nin eşsiz doğal alanlarından biri. Dünyada koruma altındaki 200 vadi arasında ve aynı zamanda doğal sit alanı. Ayrıca, Kültür ve Turizm Bakanlığınca “Termal ve Kış Turizmi Yeni Destinasyonu” olarak belirlenmiş durumda. Yörede bakanlık tarafından “örnek yayla” modeli uygulanması planlanıyor.
Dolayısıyla bölge hem örnek yayla hem doğal sit alanı hem de turizm alanı olarak geçiyor. Ünlü Anzer ballarının yapıldığı Anzer Yaylası, Çamlık Mesiresi, Çağrankaya Yaylaları ve Ovit Dağı da İkizdere içinde yer alıyor.
İlçenin ekonomisi genel olarak tarıma dayalı. Başlıca tarım ürünleri çay ve patates ancak az miktarda kivi, mısır, armut ve fındık da yetiştiriliyor. Yaylacılık metoduyla sığır ve koyun beslenirken arıcılık da bölgedeki bir diğer geçim kaynağı.
Vadide şu anda faal 15 adet HES, iki adet de taş ocağı bulunuyor.
Gezegen’in, 4982 sayılı Bilgi Edinme Yasası’ndan yararlanılan ve iklim, kamu sağlığı ya da emek konularını merkezine alan haber-araştırma projeleri için açtığı burs çağrısı sonuçlandı. Başvuranlar arasında üç gazeteci Friedrich Naumann Vakfı’nın (FNF) katkısıyla sunacağımız burs desteğine değer görüldü.
Araştırma bursu için yapılan başvurular gazeteciler Rengin Arslan, Ümit Kıvanç ve Gezegen editörü Zeynep Yüncüler’den oluşan bir jüri tarafından, isimler ve çalıştıkları kurumlar kapalı olarak, anonim bir şekilde değerlendirildi. Jüri, başvuruları konu, kapsam, gerçekleştirilebilirlik, sunuşun niteliği ve bilgi edinme başvurusunun önerilen habere katkısı gibi kriterler üzerinden değerlendirdi.
Bu çerçevede araştırma bursuna değer görülen gazeteciler ve önerdikleri haber-araştırma konuları şöyle:
– Esra Açıkgöz: “Pandeminin ve yasakların yaşı 65 üstü olanlar üzerindeki etkileri”
– Özlem Kahveci: “Fatsa’daki siyanürlü altın madenciliği faaliyetlerinde kadınların ÇED toplantılarına etkin katılımı”
– Sercan Engerek: “İzmir’in tarihi Damlacık semtinde kamulaştırma ve kentsel dönüşüm”
Desteğe hak kazanan gazeteciler önümüzdeki günlerde jüriyle çevrimiçi bir toplantıda bir araya gelerek çalışmalarına başlayacaklar.
Başvuruda bulunup projesi bu aşamada desteklenemeyen tüm gazetecilere emeklerinden ve ilgilerinden dolayı teşekkür ederiz.
Doğa savunucuları Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu 9 Mayıs 2017’de Antalya’nın Finike ilçesine bağlı Kızılcık yaylasındaki evlerinde katledilmişti.
Büyüknohutçu cinayetinin dördüncü yılında, Antalya’nın Kumluca ilçesindeki Alakır Vadisi’nde, HES’lere karşı verdikleri mücadeleyle kamuoyunda tanınan Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu kendi yaşadıklarıyla ilgili sorularımıza ortak yanıtlar verdi. Günal ve Erkutlu ayrıca Büyüknohutçu çiftinin öldürülmesine ilişkin Gezegen ile bir video mesaj paylaştı.
Son zamanlarda Alakır Vadisi’nde hayat nasıl geçiyor?
Tuğba Günal – Birhan Erkutlu: Her mevsimin kendine göre bir ritmi var. Şimdi bostan işleri zamanı.
Neredeyse 20 yıldır oradasınız yanılmıyorsak?
TG – BE: Tam olarak söylemek gerekirse 17 yıldır. 2004’te göçtük Alakır’a.
HES’lere karşı verdiğiniz mücadeleden dolayı defalarca gözdağı, tehdit ve tacizlere uğradığınız haberlere yansıdı. Kamu kurumlarından herhangi bir destek gördünüz mü, şikâyetlerinizden sonuç aldınız mı?
TG – BE: Maalesef hayır. Eğer kamu kurumları bizlere yönelik tehdit ve tacizlere karşı görevlerini yerine getirmiş olsalardı şirket senelerce süren bu tutumuna devam edemezdi.
“Etrafımızdaki arazileri satın aldılar. Belli zamanlarda buralardan bizi taciz ediyorlar”
Tehditler devam ediyor mu?
TG – BE: Açıkçası evet. Etrafımızdaki arazileri satın aldılar. Belli zamanlarda buralardan bizi taciz ediyorlar. Suyumuzu kestikleri dava gibi birçok suç duyurumuzun süreci de devam etmekte. En son bu arazilerden birine yerleştirdikleri kameralardan birini yaşam alanımızın girişini görecek şekilde yönlendirdiler. Şikâyetimiz üzerine yönünü değiştirdiler.
Türkiye’de sizin de tecrübe ettiğiniz tacizlerin azalması, yaşandığı zaman ise yıldırıcı olmaması için ne gerekli?
TG – BE: Bu tacizlerin sona ermesi için tabii ki kamu görevlilerinin görevini yerine getirmesi gerekiyor. Bu konularda şirketlere anında gerekli cezaların uygulanması lâzım. Bu yapılmadıkça şirketler bundan güç bularak şiddetin ve tacizin boyutlarını devamlı arttırıyorlar. Cezasızlık son bulmalı.
“Dünyanın her köşesindeki tüm doğa savunucuları öldürülmeye kadar varan inanılmaz bir tehdit ve taciz altındalar. Hele bunu doğada ön saflarda gerçekleştirenler bu tehdidi kendi yaşam alanlarında 7/24 yaşamaktalar”
Sadece Türkiye’den değil, dünyanın dört bir yanından çevre örgütleri ve yurttaş hareketleri ile iletişim hâlindesiniz. Doğa savunucularının güvenlik sorunları ne kadar yaygın?
TG – BE: Tüm dünyada bu korkunç boyutta. En demokratik ve hukuka, insan haklarına saygılı olduğu düşünülen İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Kanada’da dahi doğa savunucularına karşı inanılmaz bir şiddet ve baskı uygulanıyor. Var olan ekonomik sistemin bağımlı olduğu büyüme ve bunun için ihtiyaç duyduğu tek kaynak olan doğa bir ham madde olarak görüldüğü sürece hangi ülke, hangi yönetim biçimi olursa olsun doğayı korumaya çalışanlar tüketime dayalı bu sistemin önündeki en büyük engel olarak görülmekte. Bu yüzden dünyanın her köşesindeki tüm doğa savunucuları öldürülmeye kadar varan inanılmaz bir tehdit ve taciz altındalar. Hele bunu doğada ön saflarda gerçekleştirenler bu tehdidi kendi yaşam alanlarında 7/24 yaşamaktalar.

Gezegen, Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı’nın (FNF) desteğiyle üç gazeteciye Bilgi Edinme Yasası kapsamında geliştirilecek bir haber projesi için araştırma bursu sunuyor.
Başvuru yapacak gazetecilerden, bilme hakkı çerçevesinde Türkiye’den bir ya da birden fazla kurumdan edinecekleri bilgileri temel aldıkları, iklim krizini merkezine alan bir haber konusu belirlemeleri istenecek. Burs kazanan gazetecilere çalışmalarını yürütürken rehberlik sağlanacak.
Hangi konulardaki projeler desteklenecek?
Geçtiğimiz sene P24 tarafından sağlanan bursun ana fikrinde bu sene küçük ama önemli bir değişikliğe gidildi. Bursun yürütücüsü, P24 bünyesinde iklim odaklı bir platform olarak yayına başlayan Gezegen’in ekibi olacak. Bu çerçevede araştırmacı bursu için yapılacak başvurularda Gezegen’in yayın çizgisindeki konulardan birinin seçilmesi bekleniyor: İklim, çevre talanı ve kirliliği, kentleşme ve kentsel dönüşüm, gıda, kamu sağlığı ve emek.
Araştırma safhası Türkiye sınırları içinde yürütülebilecek şekilde tanımlanmalı, tüm proje çalışmalarında Bilgi Edinme Yasası’ndan nasıl etkin bir şekilde yararlanılacağı belirtilmelidir. Gazeteciler çalışmalarında Bilgi Edinme Yasası’na tabi herhangi merkezî veya yerel bir veya birden fazla kurumu seçebilir.
P24, Türkiye’de 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Yasası’nın etkin bir şekilde kullanımını teşvik etmek amacıyla, Article 19 ortaklığıyla ve mySociety’nin çevrimiçi Özgür Bilgi Platformu Alaveteli’nin desteğiyle internet üzerinden her kuruma başvuru yapılmasını sağlayan bilmehakki.org sitesini hayata geçirmişti. Bu çerçevede gazeteciler için de Bilgi Edinme Yasası’nı habercilikte nasıl kullanabilecekleri konusunda ipuçları içeren bir kılavuz hazırlandı. Çalışmalarda bilgi edinme başvurularında bilgi istenebilecek kurumların listesi bilmehakki.org sitesi ise üzerinden incelenebilir.
Kimler başvurabilecek?
Araştırma almak için başvuranlarda şu koşullar aranacak:
1- En az iki ve en fazla 15 yıl aktif gazetecilik yapmış olmak veya iletişim, gazetecilik, medya, radyo-televizyon, belgesel film gibi alanlarda üniversite eğitimini tamamlamış olmak;
2- Çalışma düzeyinde İngilizce bilmek;
3- Gazetecilik faaliyetini Türkiye sınırları içinde sürdürüyor olmak;
4- Önerilen araştırmacı gazetecilik çalışmasını beş ay içinde tamamlayıp yayına hazır hâle getirebilecek zaman ve koşullara sahip olmak.
Başvuru metninde 500 kelimeyi geçmeyecek şekilde yapmayı teklif ettiğiniz araştırmanın kısa ve net bir tarifi olmalı. Bu tarif, araştırmanın odağını, amacını, araştırmayı yaparken bilgi edinme başvurusu yapmayı planladığınız kurum veya kurumları, yöntemi, medyayı, çalışmanın içereceği seyahat ve benzeri planları, çalışmanın öngörülen uzunluğunu içermeli.
Eğer mümkünse, araştırmanızın sonucunda ortaya çıkacak çalışmayı nerede yayınlamayı planladığınızı da başvurunuzda belirtiniz.
Başvurunuzda kısa özgeçmişiniz ve daha önce yaptığınız gazetecilik çalışmalarından en az iki örnek ve/veya iletişim, gazetecilik, medya, radyo-televizyon, belgesel film gibi alanlarda üniversite eğitimini tamamlamış olduğunuzu gösteren belgenin bir örneği yer almalıdır.
Lütfen başvurularınızı en geç 24 Mayıs 2021 Pazartesi günü saat 19:00’a kadar info.gezegen24@gmail.com ve ozgunozcer@platform24.org adresinlerine gönderiniz.
Başvurular nasıl değerlendirilecek?
Başvurular, bağımsız bir jüri tarafından değerlendirilecek ve seçilen proje ya da projeler Punto24 tarafından duyurulacaktır. Jürinin kimlerden oluştuğu, seçilen isimlerle ile aynı anda kamuoyuna açıklanacaktır.
Burs miktarı nedir ve çalışma takvimi nasıl işleyecek?
Jürinin değerlendirmesi sonucu desteklenmeye değer görülen çalışmaların sahiplerine 11,000 liralık eğitim ve araştırma bursu verilecek. Bu bursun yarısı çalışmanın başlangıcında, kalan yarısı ise çalışmanın yayına hazır hâle getirildiğinin jüri tarafından onaylanmasıyla gazetecilere ödenecek.
Jürinin değerlendirme sonuçlarının açıklanmasından sonra kazanan gazetecilerle bir toplantı düzenlenecek. Burs sahibi gazeteciler, rehberlerle bir araya gelerek çalışmalarına başlayacaklar.
Tüm gazetecilerin çalışmalarının taslağını 1 Ekim’de teslim etmeleri, jürinin yorumlarının ardından da nihaî haberlerini 1 Kasım itibariyle tamamlamış olmaları gerekmektedir.
Çalışmalarda yöntem ve medya sınırlaması yok. Bununla birlikte Bilgi Edinme Yasası’nın yanı sıra veri gazeteciliğinin araçlarından, multi-medya ve video uygulamalarından yararlanacak çalışmalar özellikle teşvik ediliyor.
Punto24 ve FNF, destek verdiği araştırmalar sonucunda ortaya çıkacak bütün çalışmaları proje sahibi gazetecinin tercih ettiği medya kuruluşuyla aynı anda ya da kendi seçeceği bir medya ortamında yayınlama ve ilk yayından sonra da, program kapsamında üretilen bütün çalışmaları ücretsiz olarak yayma ve dağıtma hakkına sahip olacak.
Türkiye’de maden sahalarının ruhsata açılması her zaman tartışması konusu. Özellikle ihalelerin Anayasa’ya uygun olup olmadığına dair ciddi soru işaretleri var. En son Nisan ayının ortasında, birçok çevre örgütü ve doğa savunucusunun Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) ihaleye çıkardığı 606 adet maden sahasını yargıya taşıması bu tartışmalara bir örnek. Çünkü söz konusu davanın dilekçesinde devlet yetkililerin planlama görevini yerine getirmeyerek Anayasa’ya aykırı bir şekilde ihale süreci yürüttükleri iddia ediliyor. Bu da, madenciliğe açılacak alanların belirlenme yönteminden ruhsat başvurusu için gereken izin ve denetimlere kadar sürecin her basamağını incelemeyi gerektiriyor.
21 kez değişikliğe uğrayan, pek çok hukukçu tarafından Anayasa ve diğer ilgili mevzuatlarla çeliştiği yönünde eleştirilen Maden Kanunu, maden ruhsatlarına verilen onaylardaki boşluklar ve denetimsizlik; Türkiye’nin doğal varlıklarının madenciliğe teslim edilmesini mümkün kılıyor.
TEMA Vakfı’nın hazırladığı raporlara göre Temmuz 2019’dan bu yana 2 bin 685 noktada maden ruhsatı ihalesine çıkıldı. Maden ve Petrol Arama İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) sunduğu 2 Kasım 2020 tarihli en güncel veriye göre Türkiye’de 5 bin 375’i arama ve 9 bin 947’si işletme ruhsatı olmak üzere toplam 15 bin 332 aktif ruhsat bulunuyor.
Ruhsatları kim, nasıl veriyor?
Madenciliğe açılacak arazilerin belirlenmesinde ve ruhsatlandırılmasında ana mercii olan Maden ve Petrol İşletmeleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), 2018 yılında Maden İşleri Genel Müdürlüğü (MİGEM) ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (PİGM) kapatılmasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bağlı kuruluşu olarak kuruldu. Genel Müdürlük, ruhsatlandırmaya açılabilecek alanların belirlenmesinde kilit yetkilere sahip. Türkiye’nin her bölgesindeki arazilerin arama ve işletme ruhsatları için yapılacak başvuruları değerlendiriyor, ihaleleri açıyor ve yönetiyor. Bakanlık, arazileri diğer kanunlar ile getirilen kısıtlamalara göre ruhsat müracaatına kapatabiliyor. Özel izinlere tabi alanlar da çeşitli kanunlara göre Genel Müdürlüğün görüşü alınarak belirleniyor.
Cangı: Her yeri Maden Kanunu ile madenciliğe açarsanız, ÇED aşamasına gelindiği zaman onun bir koruması kalmıyor

Avukat Arif Ali Cangı
Madenlerin kanunda beş ayrı grupta sınıflandırıldığını, arama ve işletme ruhsatlarının da bu gruplara göre verildiğini belirten Avukat Arif Ali Cangı, bazı ihaleler açık arttırma usulü yapılırken, bazıları için ise şartnamaler düzenlendiğini belirtiyor. Cangı ekliyor: “Siz her yeri Maden Kanunu ile madenciliğe açarsanız, ÇED aşamasına gelindiği zaman onun bir koruması kalmıyor. ÇED raporları bağımsız kamu kuruluşları tarafından değil, akredite ticari kuruluşlar tarafından hazırlanıyor. Firmalar ücretlerini proje sahibinden alıyorlar, ÇED olumlu kararı alamayacak rapora kim para verir?”
Arama ruhsatıyla fizibilite çalışması yapıp rezerv bulan şirketin işletme ruhsatı için alması gereken izinler, alanın büyüklüğüne, madenin dahil edildiği gruba ve arazinin niteliğine göre çeşitleniyor.
Şirketlerin alması gereken izinlerin pek çoğu ise üç ana bakanlığın onayını gerektiriyor: Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) kararı için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, arazi kullanım izni (tarım alanları için toprak koruma kurulu kararı, orman alanları OGM kararı vb.) için Tarım ve Orman Bakanlığı ve başvurunun ana mercii MAPEG’in bağlı olduğu Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı.

Gazeteci İbrahim Gündüz
Gündüz: Ruhsat süresi dolmuş alanlar ve daha önce açılması düşünülmemiş maden sahaları da ihaleye açıldı
Türkiye’deki altın madenciliğini anlatan “Altın Ölüm” kitabının yazarı gazeteci İbrahim Gündüz, “Bu üç bakanlık el ele, onlara karşı itiraz da edemiyoruz,” diyor. ÇED’de taahhüt edilen tedbirlerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kontrolünde gerçekleşmesi gerektiğini de vurgulayan Gündüz, ÇED’in halkın katılımıyla onaylanması gerektiğine değinerek, halk katılım toplantılarının gerektiği gibi geçmediğini belirtiyor.
TMMOB Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel de bakan onayına bağlanan usullere itirazını dile getiriyor: “Maden mevzuatı varsa, hakkınız varsa, kanuna göre işinizi yapıyorsanız, bakan onayına gerek olmamalı. Maden sahalarının devir izinleri önce Başbakanlık onayına, 2015’te bakan onayına bağlandı. Hukuk ülkesinde olacak bir şey değil.”
Ruhsat alındıktan sonraki safhada başlayan ÇED, sürecin kritik aşamalarından biri. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve valiliklerin kontrolünde gerçekleşen ÇED süreci, projenin çevreye olası etkilerini ve bu etkilerin en aza indirilmesi için alınacak tedbirleri ortaya koyuyor. Bakanlık ve valilikler, ÇED sürecindeki başvuruların çok büyük kısmını ise değerlendirmeye tabi tutmuyor.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın verilerine göre, ÇED Yönetmeliği’nin uygulamaya girdiği 1993 yılından 2020’ye kadar alınan tüm kararlardan 61’i ‘ÇED Olumsuz’ kararı iken, 6 bin 118 ‘ÇED Olumlu’ kararı verilmiş. Seçme-eleme kriterlerine tabi projelerin 1134’ü için ‘ÇED Gereklidir’ kararına karşılık ise 65 bin 934 kez ‘ÇED Gerekli Değil’ kararı alınmış ve bu kararlarının neredeyse yüzde 49’u maden ve petrol sektörlerindeki projelere verilmiş.
Son yıllarda dikkat çeken toplu ihaleler MAPEG tarafından açılıp Resmî Gazete’den ilan ediliyor. 2020’nin Şubat ayında 491, Ağustos ayında 776 maden sahasının ihaleye çıkması milletvekilleri ve kamuoyunun tepkisini toplamıştı. Bu ihalelerde yer alan sahaların bir kısmı herhangi bir sebeple hükümden düşmüş, terk edilmiş veya taksir edilmiş alanlarken; bir kısmı da kısıtlama gerekçeleri çeşitli sebeplerle ortadan kalkan yeni alanlar. MAPEG, bu alanları bölerek ya da gruplandırarak ihale edebiliyor.
Ruhsat süresi dolmuş alanların ve daha önce açılması düşünülmemiş maden sahalarının da ihaleye açıldığını belirten Gündüz ekliyor: “Afyon-Uşak Bölgesi’ndeki Murat Dağı bunlardan biri; burası Menderes, Gediz, Porsuk gibi akarsuların ve binlerce derenin doğuş noktası. Fatsa’da insanların fındık bahçelerini, Tokat Erbaa’da Sakarat ve Boğalı yaylalarını, Samsun’da Şahin Dağları’ndaki ormanları madenciliğe açtılar. Bu alanların sayıları her sene artmış.”
Ruhsatları kimler, nasıl alıyor?
Kanuna göre maden hakları, Türkiye vatandaşı olup kamu görevlisi ve memur olmayan gerçek kişiler ile Türk Ticaret Kanunu’na göre kurulmuş tüzel kişiliği olan yerli ve yabancı şirketlere veriliyor.
Bakanlık verilerinde 2020 yılında 1185 ruhsat müracaatı yapıldığı bilgisi bulunurken, ihalelere katılan ve ruhsat sahibi olan şirketlerin niteliklerine dair detaylı verilere yalnızca çeşitli tarihlerde Meclis’te milletvekilleri tarafından verilen yazılı soru önergelerine Enerji ve Tabii Kaynakları Bakanlığı’nın yanıtlarından ulaşılabiliyor.
CHP milletvekili Gülizar Biçer Karaca’nın soru önergesine Şubat 2020’de verilen yanıta göre, Türkiye’de son beş yılda 3 bin 987 maden ruhsat ihalesi yapıldığı ve ihale edilen sahalardan 1148’inin ruhsata dönüştüğü, ruhsat düzenlenen 417 farklı firmanın 139 tanesinin yabancı olduğu belirtiliyor. Karaca’nın 2018 yılında başka bir soru önergesine aldığı yanıtta da tüzel kişiliğe haiz yabancı ortaklı şirketlere ait 597 adet ruhsatın yürürlükte olduğu bilgisi yer alıyor.
CHP Milletvekili Atilla Sertel’in soru önergesine verilen yanıtta, 2002-2019 yılları arasında düzenlenen 9 bin 936 ruhsatın 444’ünün yabancı şirketlere ait olduğu, CHP Milletvekili Erkan Aydın’a gelen yanıtta da Temmuz 2019’dan 2020’nin ortasına kadar 546 ihale ile verilen 264 adet ruhsatın 118 tanesi de yabancı şirketlere ait olduğu bilgisi veriliyor. Bu yabancı firmalardan Kanadalı Alamos Gold Çanakkale’de Kaz Dağları bölgesinde, Centerra Gold Kayseri’de, SSR Mining Erzincan’da, Eldorado Gold yerli taşeronu TÜPRAG Madencilik ile Uşak’ta altın madeni arıyor ve işletiyor. Yerli firmalardan Cengiz, Koç, Çalık, Eczacıbaşı gibi büyük holdingler geniş sahalarda, özellikle altın, bakır, gümüş gibi maden ruhsatlarına sahip.
Rödövans adı verilen devir usulü sebebiyle madencilik şirketlerinin ortaklık yapılarının çok karışık olduğunun altını çizen Gündüz, şöyle devam ediyor: “Ruhsatı alıp aramayı yapan şirket, işletmeyi başka bir şirkete verebiliyor. Ya da örneğin yabancı bir şirket 5 bin dönümlük araziden bin dönümünü yerli bir şirkete işlettiriyor. Devlet de şirket de bu devirlerden ücret alıyor. Asıl ruhsat sahibinin altında alt şirketlerden silsile oluşuyor.”
Türkiye’de 1980’ler öncesinde Maden Tetkik Arama (MTA) ve Etibank gibi kuruluşlar aracılığıyla devlet eliyle yürütülen madencilik faaliyetleri, 1985’te dönemin başbakanı Turgut Özal’ın politikalarıyla özel sektöre açılıyor. Bugün bir kısmı hâlâ Türkiye’de madencilik faaliyetleri yürüten büyük yabancı şirketler 90’lı yıllarda Türkiye’de maden arama-işletme faaliyetlerine yatırım yapmaya başlıyor. Özel sektörün koşullarına uygun olarak değiştirilen kanunlarda 2000’lerden beri yapılan değişikliklerle günümüzde koruma altında olması gereken pek çok yer madencilik faaliyetlerine açık hale geliyor.
Yüksel: Sektör maksimum fayda elde edip çekip gidiyor, açılan madenin pisliğiyle uğraşmak yöre halkına kalıyor. Yerin altındakini çıkarmanın değeriyle yerin üstüne gelecek zarar karşılaştırılıyor olmalı

TMMOB Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel
Madenciliğin yüzde 92 oranında özel sektör tarafından yapıldığını belirten Yüksel, faaliyetten elde edilen tüm kârın bu şirketlere kaldığını söylüyor: “Eskiden yöreyle barışık bir madencilik yapılıyordu, halka da bir getirileri oluyordu. Şu an özel sektör maksimum fayda elde edip çekip gidiyor, açılan madenin pisliğiyle uğraşmak yöre halkına kalıyor. Yerin altındakini çıkarmanın değeriyle yerin üstüne gelecek zarar karşılaştırılıyor olmalı.”
Cangı ise “Ruhsat alındıktan sonra sanki kutsal belgeye sahip olunmuş gibi, madencilik mevzuatının ayrıcalık ve dokunulmazlıklarından yararlanılıyor. Her yer madenciliğe açılmış durumda, hukukî engellerin nasıl aşıldığını Maden Kanunu’nun 7. maddesine bakarak görebiliriz,” diyor.
Kanunun 7. maddesi, maden faaliyetlerine kapalı tutulması gereken su havzaları, orman alanları, tabiat parkları, sit alanları gibi koruma altına alınacak alanlara ilişkin kısıtlamaları düzenlemesi sebebiyle önemli. Maden Kanunu’nda 2001 yılından beri yapılmış 21 değişiklikten beş tanesi 7. maddede yapılıyor. Değişikliklerle bu tip özel alanlarda yapılacak faaliyetlere çeşitli esneklikler getiriliyor, alınacak izinlerde MAPEG’in yetkileri arttırılıyor. Benzer değişiklikler Orman Kanunu’nda da yapılarak, madencilik faaliyetleri kapsamına giren her türlü yer yol bina ve tesis inşaatının ormanlar içinde yapılmasına bakanlığın izin verme yetkisi getiriliyor.
Kızıldere: Kanun değişikliğinde 6. maddenin geri çekilmesinin ardından korunan alanlara ruhsatsız girişin yolunu açacak birtakım hamleler bekliyorduk. Aslında 7. maddeye getirilen ek fıkralar kısmen de olsa bunu sağlıyor

HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüsü Menekşe Kızıldere
HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüsü Menekşe Kızıldere ise, geçen yıl Meclis Genel Kurulu’nda “Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin maden ve enerji şirketlerine sınırsız imtiyaz ve denetimsizliğin yolunu açan 6. maddesinin, çıkarılmasının önemini hatırlatıyor. Fakat ekliyor: “Bu bir kazanım ama yetersiz. 6. maddenin geri çekilmesinin ardından korunan alanlara ruhsatsız girişin yolunu açacak birtakım hamleler bekliyorduk. Aslında 7. maddeye getirilen ek fıkralar kısmen de olsa bunu sağlıyor,” diyor. Ayrıca Kızıldere’ye göre kanun teklifinin 13. maddesi de sorunlu: “Söz konusu maddeyle çöplerden elektrik üreten firmalar biyokütle kapsamında Yenilenebilir Enerji Kaynakları Teknoloji Eğitim Merkezi (YEKTEM) teşvikinden yararlanabilecek.”
Mevzuatla çelişen kanunlar var mı?
Yasa ve yönetmeliklerin bir hukukçunun bile zor anlayacağı kadar değiştiğini ve bu değişikliklerin kendi içinde tutarlılığı olmadığını aktaran Avukat İsmail Hakkı Atal da, “Maden Kanunu’nun kısıtlayıcı tarafı kalmadı. Yok edici faaliyetleri gelişigüzel biçimde yasaya ekliyorlar. Yönetmelik hükümleri birbiriyle çelişiyor,” diyor.
Atal, “normlar hiyerarşisi” kavramını hatırlatarak mevzuatın diğer çelişkilerini şöyle aktarıyor: “Çevre koruma bölgesinde ruhsat verildiğinde biz itiraz etmek için maden kanunun üstünde ve ondan önce çıkarılmış başka kanunları işaret ediyoruz. Normlar hiyerarşisine göre uluslararası sözleşmeler, koruyucu sözleşmeler ve Anayasa’nın önceliği vardır. Yeni kanunlarda çelişen hükümler olduğunda zaman önceliği nedeniyle önceki kanun veya koruyucu kanunlar uygulanır. Maden mevzuatı, kendinden önce çıkarılan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Toprak Koruma Kanunu, Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılatılması Hakkında Kanun ile çelişiyor. Bunlar yokmuş gibi gösteriliyor. Bu mevzuatın uygulanabilirliği yok ama yukarıdan talimatla uygulanıyor.”
Atal: Maden mevzuatı, kendinden önce çıkarılan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Toprak Koruma Kanunu, Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılatılması Hakkında Kanun ile çelişiyor. Yukarıdan talimatla uygulanıyor

Avukat İsmail Hakkı Atal
Atal, bu kanunlar yasayla kaldırılsa da Maden mevzuatının en başta Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına aykırı olduğunu ifade ediyor. Anayasa’nın 56. Maddesi, “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak Devletin ve vatandaşların ödevidir” hükmünü içeriyor.
Hükümetin ulusal bir madencilik politikası olması gerektiğini ifade eden Yüksel ise, “Hukukun kuralları işlemeli ve bu kurallar belirlenirken toplumun tüm kesimlerinin görüşü alınmalı. Çevreyle uyumlu, yöre halkının onayını almış madenciliğin ve denetilmesinin mevzuata girmiş olması lâzım” görüşünü dile getiriyor.
Özelleştirmelerin iktidar döneminde yavaş yavaş genişletildiğini söyleyen Gündüz, “Devletin çıkardığı sınırlamalar madenciliğin çerçevesini çizer. Türkiye’yi maden ülkesi yapacağız şeklinde açıklamalar yapılıyor. Küresel ısınma, salgın gibi temel meselelerimiz varken en değerli varlıklarımız ormanlar ve su kaynaklarımızı acımasızca katleden maden politikaları acilen terk edilmeli,” diyor.
Sermayenin, karar vericiler ve iktidarın politikaları üzerinde ciddi bir etkisinin olduğunu dile getiren Kızıldere ise sözlerini şöyle tamamlıyor: “Bu kadar sermaye odaklı politika yapma süreçleri doğrultusunda, köklü devlet yapısı ve hukukun üstünlüğü yerine günü birlik geçici iktidar politikaları uygulanıyor. Bu eninde sonunda bir yönetim krizi doğuracaktır. Devlet yurttaşlarını ve ekolojik varlıklarını korumakla yükümlüdür. Ekolojik varlılar devam ettirilemez olur ve yurttaşlar çok ciddi hak kayıplarına uğrar.”
Doğa savunucusu Aysin ve ve Ali Ulvi Büyüknohutçu çifti, 9 Mayıs 2017’de Antalya’nın Finike ilçesine bağlı Kızılcık yaylasındaki evlerinde öldürüldü. Soruşturmanın iki şüphelisi vardı: Yaylaya yaklaşık 10 gün önce taşınan Ali ve Fatma Yamuç çifti. Ali Yamuç, tutuklandıktan sonra yazdığı mektupta Büyüknohutçuları mermer ocağı şirketlerinin isteğiyle para karşılığında öldürdüğünü itiraf etti ve hakkında dava açılmadan önce cezaevinde intihar etti. Eşi Fatma Yamuç ise kendine yöneltilen suçlamalardan beraat etti. Olayın üzerinden geçen dört yılda Büyüknohutçu cinayeti hâlâ aydınlatılamadı.
Cinayetin ardından yaşanan sürecin fikri takibini yapan Evrensel gazetesinden Özer Akdemir, olayın üçüncü yılına ilişkin yazısında Büyüknohutçu çiftinin Finike’ye bağlı Alacadağ, Gökçeyaka, Adala ve Kızılcık köylerinde asırlık sedir ağaçlarının kesilmesine ve bölgedeki mermer ocaklarına karşı yürüttükleri çevre mücadelesinden bahsetmiş, çiftin bu nedenle tehdit edildiğini yazmıştı.
Olayla ilgili hazırlanan fezlekeye göre cinayetten önce şunlar yaşandı: Cinayeti işledikleri iddia edilen Ali ve Fatma Yamuç çifti, Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu’nun evlerine yaklaşık 750 metre uzaklıkta bir evde yaşıyordu. Buraya cinayetten yaklaşık 10 gün önce taşınmışlardı. Yaşadıkları yer Fatma Yamuç’un babasına ait olan tahta bir barakaydı. Ali Yamuç, geçmişte birçok farklı işte çalışmış, buralardan uyuşturucu madde kullanması nedeniyle çıkarılmıştı. Yamuç’un iş hayatında göze batan detay çoğunlukla mermer firmalarında çalışmasıydı.
Gece yarısı çıkan yangın
Cinayetten birkaç gün önce yaşananlar da şüpheliydi. 6 Mayıs 2017 gece saatlerinde Büyüknohutçu çiftinin evinin yakınında bir orman yangını çıktı. Yangını, yaşadıkları yerde başka evler olmasına karşın ilk olarak Yamuç çifti gördü. Fezlekede, kendiliğinden çıkmadığı iddia edilen yangını Ali Yamuç’un çıkardığı öne sürüldü. Ali Yamuç ve Ali Ulvi Büyüknohutçu, yangını birlikte söndürdü. Ali Yamuç ceketiyle söndürmeye çalıştığı için Büyüknohutçu ona ceket alma teklifinde bulundu. İddiaya göre, Ali Yamuç bu yangını Büyüknohutçularla yakınlaşmak için çıkarmıştı.

Kundaklantıktan sonra Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu’nun evlerinin önü.
Büyüknohutçu çifti, Yamuç çiftini yangından bir gün sonra evlerine çaya davet etti. Fezlekedeki anlatıma göre, Ali Yamuç davetten ayrılırken Ali Ulvi Büyüknohutçu’dan eşine ilaç almak için 270 TL istedi. Büyüknohutçu, 100 TL verebileceğini söyleyerek parayı verdi ve Yamuç çifti evden ayrıldı. Yakınları, haber alamayınca 10 Mayıs akşam saatlerinde Büyüknohutçuların evine gitti ve çiftin öldürüldüğünü gördü.
Olay yeri tutanağındaki ayrıntılar
Bu noktada olay yeri tutanağına bakalım. Çünkü tutanakta yer verilen detaylar dikkat çekici. Örneğin evin kapısı kilitliydi, jandarma bu yüzden eve balkona merdiven dayayarak girdi. Vestiyerdeki ceket ve pantolonların cepleri dışarı çıkmıştı. Bu durum ceplerin karıştırıldığını ortaya koyuyordu. Salondaki konsolun çekmecesi de açık ve karıştırılmıştı. Ali Ulvi Büyüknohutçu’nun cep telefonu, cüzdanı ve kimliği yoktu. Evin giriş kapısında ve çevresinde de saçma izleri vardı.
“Sadece son üç güne ait kayıtlar alınmış. Görüştüğü kişilerin kim olduğuna dair daha geçmişe yönelik araştırma yapılabilirdi. Çünkü olaydan sadece 15 gün önce yerleştirilmiş oraya Ali Yamuç”
“Uyuşturucu krizindeydim”
Cinayetin katil zanlısı olarak ertesi gün Ali Yamuç gözaltına alındı. Yamuç, jandarmadaki ifadesinde ve yer gösterme sırasında cinayeti uyuşturucu krizindeyken tek başına işlediğini iddia etti. Komşusunun evine girerek av tüfeğini çaldığını anlatan Yamuç, tüfekle Büyüknohutçuların evine para istemeye gittiğini aktardı. Yamuç’un anlatımına göre, evin önündeki köpekler onu görünce havlamaya başladı. Bunun üzerine kapı açıldı ve Ali Ulvi Büyüknohutçu elinde fenerle Yamuç’un olduğu yere doğru baktı. Yamuç, bundan sonrasıyla ilgili şunları söyledi:
“Ben de bir an panikle kaçayım mı durayım mı derken onun olduğu yöne doğru ateş ettim. Tanışıklığımız olmasına rağmen neden ‘Ali amca benim’ deyip yoluma devam etmediğimi bilmiyorum. O akşam krizdeydim. Ne yaptığımı bilemedim. Bir el tek kırma av tüfeği ile ateş ettim. Fişeği değiştirmeden bir anlık panik ile tel örgüden tırmanıp atladım. Köpekler tüfek sesine kaçışmıştı, evin içine girdiğimde Ali amca yere sırtüstü düşmüştü. Tüfek sesi ile Aysin Hanım da bağırmaya başladı, ben krizin de etkisi ile ne yaptığımı bilmeden susturmak amacıyla yaklaşık bir metre mesafeden ateş ettim.”
Delil bırakmadan ilerliyor
Ali Yamuç, uyuşturucu krizinde olmasına karşın peşinde delil bırakmadan ilerlemeye çalışıyordu. Anlatımına göre, ilk atıştan sonra boş fişeği çıkarıp cebine koymuş ve tüfeğe yeni fişek sürmüştü. Sağ elinde de tüfekte iz bırakmamak için cerrahi eldiven takılıydı. Cinayeti işledikten sonra evdeki bilgisayarı, cep telefonunu, çantayı ve evin anahtarlarını alıp çıktığını söyledi. Evine döndükten sonra tüfeği eşinin tişörtünü kullanarak çamaşır suyuyla temizledi. Sonra eldiveni ve tişörtü yaktı. Tüfeği çaldığı eve geri bıraktı. Ertesi gün de Büyknohutçulardan çaldığı eşyaları bir bohçaya koyup kuyuya attı.
Ali Yamuç, gözaltına alındığında eşi Fatma Yamuç da tanık sıfatıyla ifade verdi. Bu ifadesinde olay günü saat 19.00 civarı ilaç alarak uyuduğunu ve hiçbir şey duymadığını iddia etti. Gece saat 1.00 sıralarında uyandığında eşinin yanında uyuduğunu anlattı. 18 Mayıs’ta bu defa şüpheli sıfatıyla sorgulanan Yamuç, olay günü saat 21.00 civarı eşinin krize girerek kendisini uyandırdığını, ona 2 bin 100 TL vererek uyuşturucu madde almaya yolladığını söyledi. Eşi, Ali’nin gün içinde kendisine 700 TL daha verdiğini anlattı. Bir önceki ifadesiyle uyumlu olarak eşini gece yatakta gördüğünü tekrarladı. Fatma Yamuç’un anlatımına göre ertesi sabah birlikte motosikletle Finike’ye giderlerken eşi bohçayı ormanda yok etti. Sonra ailesinin evine gitti ve onlardan 800 TL daha aldı. Bu parayla yeni bir cep telefonu satın aldı.

Finike Alacadağ’daki taş ocağı, 2016. Kaynak: DHA.
Cinayetin ortaya çıktığı saatlerde Yamuç çiftinin evinde civarda yaşayan komşusu vardı. Tanık olarak ifade veren kadın, eşini oraya çağırmak için aradığında cinayetten haberdar olduğunu anlattı. Cinayetten haberdar olduktan sonra Fatma Yamuç ile birlikte olay yerine gittiler. Fatma Yamuç, yolda daha birkaç gün önce çaya gittiği Büyüknohutçuların evinin neresi olduğunu sordu.
Fatma Yamuç, ifadesi alındıktan sonra tutuklanarak cezaevine kondu. Yamuç hakkında hazırlanan iddianameye göre eşi Ali’nin cinayeti işledikten sonra evin kapısını kilitlemesi panik nedeniyle mümkün değildi. Kapı kilitleme eyleminin “kadın davranış modeli” olduğunu savunan savcılık, Fatma Yamuç’un olayın gerçekleşmesi sırasında eşiyle birlikte hareket ettiğini iddia etti.
“Ali Yamuç’un eşi Fatma Yamuç da SEGBİS aracılığıyla dinlendi, kendisi cinayete yardım ve yataklıktan yargılanıyordu. Doğrudan soru bile sorulamadı kendisine”
Cinayetleri biri mi azmettirdi?
Ali Yamuç, cezaevindeyken savcılığın etkin pişmanlık teklifini kabul ederek bir ifade verdi. Yamuç, Bartu Mermer isimli firmada çalışan ve cip kullanan birinin 6 Mayıs’ta yanına geldiğini ancak bir şey konuşmadıklarını söyledi. Aynı kişinin iki gün sonra bu defa evine gelerek “Bizim ocak bunlar yüzünden kapandı. Sen bunları hallet” dediğini ve 3 bin TL verdiğini belirtti. Buna göre Yamuç, cinayetten sonra da 47 bin TL ödeme alacaktı. Yamuç’un verdiği bilgiler üzerine olayın beş gün öncesi ve beş gün sonrasına ilişkin kamera kayıtları incelendi ancak bahsettiği gibi bir cipe veya tarif ettiği görünüşte birine rastlanmadı.
Yamuç’un itirafları bununla da sınırlı kalmadı. Elmalı Cezaevi’ndeyken eşine bir mektup verdi. Mektup, Bahçeci Mermer’in sahibi Necmi Bahçeci’ye hitaben yazılmıştı. “Anlaşıp konuştuğumuz gibi 100 bin TL parayı 10 gün içerisinde eşim Fatma’ya vermezseniz cinayetlerden sizler de benim kadar sorumlu olursunuz” diyordu Yamuç mektubunda.
Bartu Mermer’i işletenler ve Ali Ulvi Büyüknohutçu birbirlerini geçmişten tanıyordu. Büyüknohutçu, 2013 ve 2014 yıllarında şirketten “çevrenin kasten kirletilmesi” ve “yakacak nitelikte emval veren ağaç kesme” suçlamasıyla şikâyetçi olmuştu. Soruşturmalar takipsizlikle sonuçlanmıştı. Bartu Mermer’in sahipleri de bunun üzerine Büyüknohutçu’dan şikayetçi olmuş, yargılama sonunda beraat kararı verilmişti. Firmanın çalışma ruhsatında ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporu eksik olduğu için işletmenin faaliyeti 2016 yılında durduruldu.
Ali Yamuç, Haziran ayında savcılığa bir kez daha ifade verdi ve itiraflarını yalanladı. Eşine, annesine ve başka birine yazdığı mektupta cinayeti tek başına ve eroin krizinde olduğu anda işlediğini anlattı.
Savcılık, tüm bu gelişmelere karşın azmettiren kişi ya da kişilerin olmadığını savundu. “Mermer ocağı işletmelerinin ekonomik gelirinin belirli bir seviyede olduğunu” savunan savcılık, uyuşturucu bağımlısı birine 5 bin TL karşılığında bir insanı öldürtmelerinin “hayatın olağan akışına uygun olmadığını” belirtti.
Ali Yamuç, 20 Eylül 2017’de Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi’nde resmî kayıtlara göre genişliği 1,5 cm olan şort ipiyle kendini asarak intihar etti.
Dava cinayetten sekiz ay sonra başladı
Fatma Yamuç, “kasten öldürme” ve “birden fazla kişiye karşı gece vakti, konutta silahlı yağma” suçlamalarıyla 11 Ocak 2018’de hâkim karşısına çıktı ve soruşturma aşamasında verdiği ifadelerini aynen tekrarladı. 15 Mart 2018’de yapılan duruşmada savcı esas hakkındaki mütalaasını açıkladı. Mütalaada, kesin ve inandırıcı bir delil olmadığı gerekçesiyle Yamuç’un her iki suçtan beraatine karar verilmesi talep edildi. Savcı, Yamuç’un “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçlamasıyla cezalandırılmasını, aynı zamanda tahliye edilmesini istedi. Mahkeme, o duruşmada Yamuç’u tahliye etti. 17 Nisan 2018’de görülen üçüncü duruşmada ise Yamuç bütün suçlamalardan beraat ettirildi.
Yamuç hakkında “suç delillerini yok etme, gizleme ve değiştirme” iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmasına hükmeden heyet, cinayetin azmettiricileri olduğu iddiasıyla ilgili de suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Ancak ne Yamuç’a, ne de azmettiricilere dava açıldı.
Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 4’üncü Dairesi, Büyüknohutçu ailesinin istinaf talebini reddederek, Yamuç hakkındaki beraat kararını onadı. Büyüknohutçu ailesi de Yargıtay’a temyiz dilekçesi sunarak kararın bozulmasını talep etti.
‘Sanıklar olaydan 15 gün önce yerleştirildi’
Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu’nun kızlarının avukatı Tuncay Koç, cinayetin soruşturma ve yargılama aşamasıyla ilgili Gezegen’e şu açıklamaları yaptı:
“Cep telefon kayıtları ve HTS kayıtları geriye dönük olarak ayrıntılı bir biçimde çıkarılmadı ve eşleştirilmedi. Hem intihar ettiği söylenen Ali Yamuç’un hem Ali Ulvi Büyüknohutçu’nun telefon kayıtlarının daha ciddi olarak değerlendirilmesi ve özellikle sanığın son bir ayda kimlerle görüştüğüne dair dökümün çıkarılması lâzımdı. Sadece son üç güne ait kayıtlar alınmış. Görüştüğü kişilerin kim olduğuna dair daha geçmişe yönelik araştırma yapılabilirdi. Çünkü olaydan sadece 15 gün önce yerleştirilmiş oraya Ali Yamuç.”
“Dosyaya sonradan giren bir tanık ifadesi var. Savcılık, hazırlık soruşturmasında bu kişiyi dinlememiş. Ali Yamuç’u cip kullanan bir insanla gördüğüne dair ifadesi vardı bu tanığın.
Dosyada yine Polsan Mermer’in görüntü kayıtlarında olaydan üç gün önce üç tane siyah cipin olay yerine doğru gittiği gözüküyor. Bu ciplerin kime ait olduğu ayrıntılı olarak araştırılmadı. Sadece Ali Yamuç’un beyanına göre Kia Sorento marka bir araç arandı, o da sadece iki mermer şirketinin üzerine kayıtlı mıdır diye. Oysa kamera kayıtlarında görünen araçların kime ait olduğu araştırılmalıydı. Zanlı Ali Yamuç’un yönlendirmesiyle yapıldı. Dolayısıyla hazırlık soruşturması çok eksik.”
‘Sanıklar ve tanıklar mahkemeye hiç getirilmedi’
Koç sadece soruşturma sürecinde değil, yargılamada eksiklikler olduğunu vurguluyor: “Aynı zamanda tanıklar mahkemede dinlenmedi, talimatla dinlendi, hiç duruşmaya getirilmediler. Yine Ali Yamuç’un eşi Fatma Yamuç da Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla dinlendi, kendisi cinayete yardım ve yataklıktan yargılanıyordu. Doğrudan soru bile sorulamadı kendisine.”

Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu.
Koç, tüm taleplerinin değerlendirilmeden dosyanın tekemmül ettirilip sonuca gidildiğini söylüyor. Sözlerine şöyle devam ediyor: “Oysa Fatma Yamuç’un da anlattığı hikâyeler var uyuşturucu kullandıklarına dair, kocasının kendisine olaydan önce toplam 2 bin 900 TL verdiğine dair. Ali Ulvi beyin banka hesapları da incelendi. Ne zaman para çekildiği, hesaptaki para hareketleri görünüyor. Hiç öyle büyük para hareketleri yok. Ali Yamuç, bir hikayesinde Ali Ulvi beye hırsızlık yapmak amacıyla yaklaştığını anlatıyor. Ali Yamuç’taki paranın kaynağı da ayrıntılı bir şekilde araştırılmadı. Fatma Yamuç sağlık problemlerinden, astım hastası olduğundan bahsediyor. Ama uzman bir hekimden rapor da alınmadı.”
Azmettirici iddiasına takipsizlik
Olayla ilgili bu denli soru işaretleri varken, Ali ve Fatma Yamuç’un ifadelerinden yola çıkarak soruşturma genişletilmedi. Avukatların azmettiricilerin kim olduğuna dair soruşturma yürütülmesi çabası da geçtiğimiz ay boşa çıkarıldı. Koç, azmettiricilerle ilgili durumu şöyle anlatıyor:
“Ali Yamuç’un yer gösterirken verdiği ifade ile diğer ifadeleri de çelişiyordu. Fatma Yamuç’un ailesinin de ifadeleri daha ciddi bir şekilde alınmalıydı. Cep telefonu kayıtları da geriye dönük incelenmeliydi. Mahkeme de Fatma Yamuç ile ilgili suç duyurusunda bulunulmasına ve azmettiricilerle ilgili soruşturma yürütülmesine karar verdi ancak bir adım atılmadı. Biz konuyla ilgili suç duyurusunda bulunduk. Ancak Finike Cumhuriyet Başsavcılığı geçtiğimiz ay takipsizlik kararı verdi.”
Dördüncü yılında Büyüknohutçu cinayeti ile ilgili sis perdesi hâlâ kalkmış değil. Cinayeti işleyen Ali Yamuç’un ifadelerindeki tutarsızlıklar savcılık tarafından göz ardı edilmiş. Yamuç’un intiharı birçok sorunun cevapsız kalmasına yol açmış. Dosyanın yeniden açılıp cinayetin azmettiricilerinin araştırılarak Büyüknohutçu ailesi için adaletin yerini bulması, Türkiye’nin dört bir yanında doğa savunucularının benzer tehditlere karşı korunmaları ve doğayı koruma mücadelesini sürdürebilmeleri açısından da şart.
İklim krizi günlerinde doğayı savunmak, dünyada verilebilecek en tehlikeli mücadelelerden birine dönüşebiliyor. Hele ki doğal kaynakların korunmak yerine, ticari kâr amacıyla kendi çıkarları için kullanılmak üzere şirketlere tahsis edildiği ülkelerde. Türkiye’de, Finike’deki taş ocaklarının yol açtığı doğa tahribatına karşı direnen Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu’nun katledilmesini ve Karadeniz Sahil Yolu inşaatında denizin doldurulmasına hukukî yollarla engel olmaya çalışan avukat Cihan Eren’in bir silahlı saldırıda öldürülmesini hatırlıyoruz. Her iki cinayet, azmettirenler yönü araştırılmayarak samanaltı edildi. Farklı ülkelerde doğa savunucuları ve yerel yurttaş hareketi üyelerinin birbirlerine benzer saldırılara uğradığını görüyoruz. Orta Amerika’dan Filipinler’e, Afrika’dan Karadeniz’e, Kanada’dan Hindistan’a dünyanın dört bir yanında doğanın ve doğal kaynakların korunmasını talep eden sivil halk ile bu bölgeleri ticari kaygılarla üretime açmak isteyen ulusal ya da yerel yönetimler ve şirketler karşı karşıya geliyor.
Özel şirketlerin ve bürokratların menfaatleri ile çatışan doğa savunucularına karşı işlenen cinayetler tüm dünyada artıyor. Londra merkezli uluslararası sivil toplum kuruluşu Global Witness’ın Temmuz 2020’de yayınladığı rapora göre, sadece 2019’da 212 toprak ve doğa savunucusu öldürüldü. Bu, kuruluşun doğa savunucularına karşı işlenen cinayetleri izlemeye başladığı 2012 yılından bu yana en çok cinayetin yaşandığı sene. Paris Anlaşması’nın imzalandığı Aralık 2015 ile pandemi öncesi dönem arasında ise ortalama haftada dört toprak ve doğa savunucusu öldürülmüş. Yani tablo gün geçtikçe kararıyor. Öldürülen insan hakları savunucuları anısına çevrimiçi bir anıt-çetele niteliği taşıyan HRD Memorial’da bugün ismi geçen birçok hak savunucusu Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu gibi doğayı savundukları için katledilenler.
Cinayetlerin bu kadar yaygınlaşması, tehditlerin, tacizlerin ve gözdağının nasıl sistematik hâle geldiği hakkında da bir fikir veriyor. Global Witness, raporunda, çetelesiyle ilgili önemli bir şerh düşerek, paylaşılan rakamların sorunun gerçek boyutunu asla ortaya koyamayacağı konusunda uyarıyor. Nitekim basının özgür olmadığı, hükümetlerin de bu tehditlere göz yumduğu birçok ülkede doğa savunucularına yönelik saldırıların takibinin yeterli bir şekilde yapılamayacağı aşikâr. Dahası, İkizdere’de, Kaz Dağları’nda, Cerattepe’de ve ülkenin birçok yerinde, jandarma ve polis – yani kamu görevlileri – şirketlerin faaliyetlerinin “güvenliğini” savunmak uğruna biber gazı ve kaba kuvvet kullanarak eylem yapan yurttaşların güvenliğini tehlikeye attığı zaman, doğa savunucularının saldırılara maruz kalmaları kolaylaşıyor. Saldırıları düzenleyenler ve tehdit edenlerin işledikleri suçlar cezasız kalırken, doğanın talanına karşı koyanlar kriminalize ediliyor.
Dünyada doğa savunucuları cinayetleri
Pandemi öncesindeki bir yıl içinde doğa savunucularına karşı en çok cinayet şu anda hükümet karşıtı büyük protestoların düzenlendiği Kolobmiya’da (64 doğa savunucusu cinayeti) ve Filipinler’de (43 doğa savunucusu cinayeti) yaşandı. Global Witness’ın çetelesine göre bu cinayetlerin hedefindeki doğa savunucularının 50’si madencilik faaliyetlerine, 34’ü ise büyük tarım arazilerine karşı mücadele verirken katledilmiş. Beş farklı kıtada 2019’da öldürülen bazı doğa savunucularını burada analım:
Paulo Paulino Guajajara, Brezilya: Kuzey Brezilya’daki Maranhao eyaletinde yaşayan Guajajara yerlilerini temsil eden doğa savunucularındandı. Brezilya’da doğa mücadelesi çoğu zaman yerli halkların hak mücadelesiyle el ele gidiyor. Yaşadıkları ormanlık alanlarda ağaçların kesilmesine karşı çıkan Guajajara yerlileri de bunun örneklerinden biri. Paulo Paulino, 1 Kasım 2019’da yaşadığı bölgede ağaç kesiciler tarafından pusuya düşürüldü. Daha 26 yaşındaydı. Öldürüldüğü gün Guajajara yerlilerinin liderlerinden Sonia Guajajara Brezilya’da yerlilerin karşılaştıkları hak ihlalleriyle ilgili Avrupa’da görüşmeler yapıyordu. Greenpeace’in paylaştığı bilgiye göre 2000 ile 2018 yılları arasında 42 Guajajara yerlisi öldürüldü.
Paris Anlaşması’nın imzalandığı Aralık 2015 ile pandemi öncesi dönem arasında ortalama haftada dört toprak ve doğa savunucusu öldürüldü
Maritza Isabel Quiroz Leiva, Kolombiya: Ülkenin kuzeyinde, Bonda yakınlarında bir kasabada hükümetten aldığı destekle organik tarım yapıyordu. Bölgede şiddet gören Afrika asıllı kadınların temsilcisiydi, tehditler almıştı ve Anayasa Mahkemesi’ne intikal eden bir dosyada kendisine koruma sağlanması istenmişti. Silahlı saldırganlar tarafından gece evinde öldürüldü.
Nora Patricia López León, Meksika: Ülkenin güneyinde, Montes Azúles biyosferi yakınlarındaki Aluxes ekoparkında çalışan bir biyologdu. Nesli tükenmekte olan endemik papağan türü guacamaya roja’nın (Türkçe adıyla kırmızı Macaw papağanı) üremesi ile ilgili bir araştırmayı yürütüyordu. Cinayetin ardından Meksika Zoologlar Derneği, Devlet Başkanı López Obrador’a López León’un ölümünün aydınlatılması için çağrıda bulundu. Olayla ilgili iki kişi gözaltına alındı ancak henüz cinayet çözülemedi.
Sergio Rojas Ortiz, Costa Rica: Pasifik kıyı şeridindeki Puntarenas eyaletinde, Bribri yerlilerinin yaşadığı Salitre bölgesinin yasadışı işgaline karşı yürüttüğü kırk yılı aşkın mücadeleyle tanınıyordu. 18 Mart 2019 günü evinde suikasta uğradı. Vücuduna 15 el ateş edilmişti. Cinayetin aydınlatılması için Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Costa Rica hükümetine çağrıda bulunmuş, eyalet yönetiminin süregelen tehditleri ve saldırıları soruşturmamasını kınamıştı.
Emmanuel Essien, Gana: Ülkesinin en büyük sorunlarından biri, kıyılardaki aşırı avlanmayı gözlemleyen ve yasadışı avlanan balıkçıları kayda alan bir uzmandı. Tanıyanlar, 28 yaşındaki Essien’in işini büyük titizlikle yaptığını ancak balıkçıları gözlemleyenlerin sürekli diken üstünde olduklarını anlatıyor. Essien, 5 Temmuz 2019’da Meng Xin 15 adlı bir tekneyi denetlerken kayboldu ve o günden beri izine rastlanmadı.
Liviu Pop ve Raducu Gorcioaia, Romanya: İkisi de ülkenin kuzeyinde orman korucusu olarak çalışıyordu. Bir ay arayla öldürüldüler. Pop, Maramures bölgesinde ağaçların yasadışı bir şekilde kesilmesine karşı koymaya çalışırken tüfekle vuruldu. Gorcioaia ise Pascani bölgesinde yasadışı ağaç kesimi yapılan bir alanın yakınlarında arabasında ölü bulundu. Romanya’da “odun mafyası” ülkenin özellikle kuzeyinde asırlık ormanlarda büyük tahribatlara neden oluyor. Yetkililer yıllardır bu çetelerin faaliyetlerine engel olamıyor.

Fotoğraf / İsidro Baldenegro López 2005’te Goldman Çevre Ödülü’nü kabul töreninde konuşma yaparken, San Francisco, ABD. Goldman Environmental Prize arşivi.
Maraden Sianipar ve Maratua Siregar, Endonezya: Gazetecilerdi. Sumatra adasının kuzeyinde bir palmiye yağı üretimi çiftliği işleten bir şirketle yerel halk arasındaki ihtilafı takip ederken çiftlik yakınlarında bıçaklanarak öldürüldüler. Her iki gazeteci, çalıştıkları medya kuruluşu 2017 yılında kapandıktan sonra mesleklerini serbest bir şekilde sürdürüyordu ve yasadışı palmiye yağı üretimine yönelik ekimleri araştırıyordu.
Datu Kaylo Bontolan, Filipinler: Ülkenin güneydeki büyük adası Mindanao’nun en güney ucunda yer alan Davao kenti ve çevresinde Dutarte rejimi hem etnik azınlıklara hem de çiftçilere yönelik büyük bir baskı uyguluyor. Bölgede yaşayan yerli azınlıklara mensup çok sayıda kişi yargısız infaz edildi. Manobo kabilesi şeflerinden biri ve Katribu Ulusal Yerli Liderler Konseyi’nin bir üyesi Datu Kaylo, bölgedeki yerlileri temsil eden PASAKA Konfederasyonu’nun da genel sekreter yardımcısıydı. Yaşadıkları topraklarda zorla yerinden edilen yerlilerin durumunu araştırırken askerler tarafından katledildi.
“Sizin kurşununuz var … benim ise kelimelerim. Kurşun ateş edildiğinde ölür, ama kelimeler tekrarlandıkları zaman yaşarlar”
Son yıllarda katledilen doğa savunucuları arasında kendi toplumları içerisinde sergiledikleri öncü rolle, verdikleri mücadeleyle tüm dünyaya esin kaynağı oluşturan kişiler de var. Doğayı korumak birçok gelişmekte olan toplumda en alt kesimlerin yoksulluğuna, toprak veya doğal kaynakların paylaşımlarındaki adaletsizliğe ve yolsuzluğa karşı mücadele etmekle, azınlıkların kültürel haklarını savunmakla da eş anlamlı. Özverili gayretleriyle hatırlanan doğa savunucuları arasında üç isim sayabiliriz:
Berta Cáceres, Honduras: 2017’de evine giren silahlı saldırganlar tarafından katledilen Cáceres, 2015 yılında Goldman Çevre Ödülü’ne değer görülmüştü. Ülkesinin kuzeybatısında Lenca yerlilerinin topraklarındaki doğal kaynakların özel şirketler tarafından sahiplenilerek kullanılmasına karşı yıllarca mücadele verdi. Özellikle Gualcarque nehri üzerinde bir hidroelektrik santralı inşaatına engel olan kampanyayı yürütmesiyle tanındı. Yargılamada cinayeti işleyenlerin, hidroelektrik santralın inşaatını yapan Desa şirketiyle bağları ortaya çıkarıldı. Kızı Bertha, anısına yazdığı bir mektupta annesini şu sözleriyle anıyor: “Sizin kurşununuz var … benim ise kelimelerim. Kurşun ateş edildiğinde ölür, ama kelimeler tekrarlandıkları zaman yaşarlar.”
Isidro Baldenegro López, Meksika: Tıpkı Cáceres gibi, Baldenegro López de Goldman Çevre Ödülü’nü almıştı. Sierra Madre bölgesinde Tarahumara yerli halkının topraklarındaki ormanlık alanlarda ağaç kesimlerini durdurmak için çabalıyordu. 2003’te, o dönem katledilen doğa savunucularının aileleriyle düzenlediği eylemler sonucu bölgede ağaç kesiminin bir süreliğine yasaklanmasını sağlamıştı. Barışçıl direnişine rağmen tehditler hiç dinmedi ve Ocak 2017’de suikaste uğradı.
Ajit Maneshwar Naik, Hindistan: Ülkenin batısında, Dandeli kenti yakınlarında hidroelektrik santral inşaatlarına karşı mücadele veriyordu. Dandeli Sivik İnisyatifi’nin lideriydi ve bölgedeki yurttaş hareketlerinin organizatörlerindendi. Aynı zamanda avukattı ve bölgede bilgi edinme hakkının yaygın kullanımı için çaba gösteriyordu. Kali nehrinde yasadışı ağaç kesiminden madencilik faaliyetlerine kadar her türlü soruna karşı kampanyalar düzenlendi. Son olarak, nehirde doğal bir akıntının kaldığı son kısımlardan birine küçük bir hidroelektrik santral inşaatı projesine karşı çıktı. Temmuz 2018’de bir saldırgan tarafından öldürüldü. Hidroelektrik santrallar ve barajlar Hindistan’da doğa tahribatının en önemli unsurlarından biri. O kadar ki santrallara dair bir kitap kaleme alan yazar Arundhati Roy, ülkesinin bu alandaki politikasını “barajlar seküler Hindistan’ın tapınakları, onlara neredeyse ibadet ediliyor,” sözleriyle tasvir ediyor.
Yöre halklarını söz sahibi kılmak için hangi somut adımlar atılmalı?
Global Witness’a göre, bu kara tablonun değişmesi için yöre halkları yaşam alanlarında yapılacak her türlü kamu ya da özel yatırımla ilgili söz sahibi olmalı. Ancak, yine raporda pandemi döneminde bunun tam da aksine bazı şirketler doğa savunucularına yönelik saldırılarını arttırırken, hükümetlerin ise koruyucu tedbirleri kaldırdıkları belirtiliyor. Kuruluşa göre “hiç olmadığı kadar kaygı verici” bir dönemdeyiz. Hükümetler için artık şu soruyla yüzleşme zamanı: Doğayı ve onu savunanlar mı, yoksa şirketlerin yatırımı mı korunmaya değer?

Fotoğraf / Berta Cáceres’in anısına bir duvar resmi, Tegucigalpa, Honduras. David Díaz via Pixabay.
Global Witness‘ın atılmasını tavsiye ettiği somut adımlar şunlar:
– Hükümetler, uluslararası hukuk çerçevesindeki taahhütlerini yerine getirerek, doğa savunucularının mücadelelerini güvenli bir şekilde vermelerini sağlamalı. Yaşama haklarının yanı sıra, toplanma ve ifade özgürlüklerini garanti altına almalı, ekonomik açıdan iyi bir yaşam standardı temin etmeli. Ayrıca herkesin, güvenli bir iklim dahil olmak üzere temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir doğada yaşantılarını sürme hakkının tanınması gerekiyor. Bu kolektif haklara dair bilinç gün geçtikçe artıyor.
– Hükümetler yöre halklarının önceden, herhangi bir baskı altında kalmadan ve yapılacak projenin doğaya etkilerine dair bütün bilgilere sahip bir biçimde, sürecin her aşamasında onayını aramalı.
– Doğal alanlarda veya doğal kaynakların işletilmesini öngören faaliyetin, ticari ve operasyonel olarak doğaya ve topluma etkisinin çok kapsamlı bir değerlendirmesi yapılmalı. Bu değerlendirmelerin sonuçları kamuoyuyla paylaşılmalı ki sağlanan şeffaflık sayesinde yöre halklarına yönelik olumsuz etkiler de azaltılabilsin.
Doğa savunucularının ve eylemlerde yer alan her yurttaşın, sivil itaatsizlik gösterilerine katılmak da dahil olmak üzere tüm haklarını güvence altına alacak ulusal politikalar tanımlanmalı
– Hükümetler ayrıca arazi ve toprak dağılımında adaletsizlikleri – toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı olanlar da dahil olmak üzere – gidermeli. Var olan, süregelen ihtilaflar ise yasal yollarla çözüme kavuşturulmalı, yörede ve/veya bölgede yaşayan azınlıkların yaşadıkları topraklarla ilgili bütün hakları güvence altına alınmalı.
– Ayrıca toprak ve doğa savunucularının üstlendikleri rol yasal bir zeminde meşrulaştırılmalı, onlara yönelik tüm tehditler – cinsiyete dayalı şiddete özellikle dikkat çekilerek – kamuoyu önünde kınanmalı.
– Doğa savunucularının ve eylemlerde yer alan her yurttaşın, sivil itaatsizlik gösterilerine katılmak da dahil olmak üzere, tüm haklarını güvence altına alacak ulusal politikalar tanımlanmalı. Eğer eylemleri nedeniyle doğa savunucularının kriminalize edilmelerine yol açan yasalar varsa, bunlar kaldırılmalı.
– Başka ülkelerin şirketleri söz konusu olduğunda, diplomatik ve ticari ilişkiler vasıtasıyla bu şirketlerin merkezlerinin bulunduğu ülkelerin hükümetlerine kaygılar iletilmeli, yurt dışındaki faaliyetlerinin hesap verebilir olması talep edilmeli.
– Hesap verebilirliği artırmak için doğa savunucularının yaşamlarına somut etkisi olacak denetim mekanizmaları uluslararası yasalar ve standartlar doğrultusunda hayata geçirilmeli.
– Cezasızlık sona ermeli. Doğa savunucularının tehdit edilmesini ya da onlara saldırılmasını emredenler adalet karşısına çıkarılmalı.
– Yolsuzluk, insan hakları ihlalleri ve doğa tahribatının önlenmesi, araştırılması, sorumluların cezalandırılması için etkin politikalar, yasalar, yönetmelikler ve yaptırımlar tanımlanmalı; şirket yönetimleri ve yatırımcılar ülkelerinde ya da yurt dışındaki operasyonel faaliyetleriyle ilgili hesap verebilir kılınmalı.
– Yurt dışındaki yardım kampanyaları ya da yatırım projelerinde, yöredeki doğa savunucularının olası itirazlarını güvenle dile getirebilmelerini sağlayacak önlemlerin alınması şart konulmalı.
Tüm dünya yakın tarihin en büyük nükleer faciasının 10. yıldönümünü anmaya hazırlanırken, Türkiye’de nükleer enerji için geri sayım başladı. Devlet erkânı geçtiğimiz 10 Mart’ta ilk nükleer santralı inşaatında artık son viraja girilmesini bir törenle kutladı. Akkuyu Nükleer Güç Santralı’nın 3 numaralı reaktörünün temelinin atılması için düzenlenen etkinlikte Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile çevrimiçi olarak bir araya gelen Rusya Başkanı Vladimir Putin, santralın 2023’te faaliyete geçeceğini resmen duyurdu. “Projeye başlarken, Türkiye’de dostlarımız ve Sayın Erdoğan önümüze böyle bir hedef koydu. Biz bu zamanlamaya uymaya büyük bir önem vermekteyiz,” diyen Putin’in bu açıklaması saha çalışmalarındaki hıza da yansıyor. Akkuyu Nükleer A.Ş. Genel Müdür Birinci Yardımcısı ve Yapı İşleri Direktörü Sergey Butckikh yaptığı her açıklamada tüm çalışmaların takvime uygun bir şekilde yürütüldüğünü vurguluyor. Ancak Mersin’de inşaat sürecini yakından takip edenlerin aktardıkları bilgilere göre çalışmalar Butckikh’in öne sürdüğü kadar sorunsuz ilerlemiyor. Aksine, yaşanan gecikmelerden kaynaklı santralı süratle sonlandırma baskısı sonucu olası inşaat hataları su yüzüne çıktı. Yapıda oluşan çatlaklar ve zemindeki su sızıntıları, süreci yakından izleyenlerde endişeye yol açıyor.
Tarih 11 Mart, sahne bu kez nükleer karşıtlarının. Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un (NKP) Fukuşima faciasının yıldönümünde Mersin Mimarlar Odası önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasında, temel atma töreniyle Fukuşima faciası anmasının tarihlerinin neredeyse çakışmasına dikkat çekildi. Tarih seçimini “iktidarların tutum ve davranışlarına dair bir siyasi umursamazlık örneğidir,” diye niteleyen nükleer karşıtları, “10 Mart’ın sonu 11 Mart’tır!” ve “Akkuyu bir Fukuşima olmasın” sözleriyle santral inşaatının durdurulması için çağrılarını yineledi. Bahsedilen umursamazlık, inşaatta meydana gelen olası yapısal sorunlara dair yetkililerin herhangi bir açıklama yapma gereği görmemelerine de yansıyor.
Çatlaklar ve su sızıntıları hasar belirtisi mi?
Tartışmalı ÇED sürecinin tamamlanması ve inşaatın başlamasıyla birlikte Akkuyu santralı ülke gündeminden düştü. Türkiye’nin ilk nükleer santralı olarak faaliyete geçtikten sonra enerji ve iklim ekonomisinde bir kırılma yaşanmasına yol açacak santralı sürekli gündemde tutan nükleer karşıtı hareketten dört isme şu anda Akkuyu’daki çalışmaları neden dikkatle izlememiz gerektiğini sorduk.
Mersin Tabip Odası eski başkanı, Nükleer Karşıtı Platformun (NKP) en eski üyeleri arasında yer alan Ful Uğurhan; nükleersiz.org koordinatörü Pınar Demircan; nükleer fizik profesörü Dr. Hayrettin Kılıç ve NKP Mersin bileşenlerinden Çevre Mühendisi Cihan Ersoy “Akkuyu NGS inşaatı sürecinde çalışmaların takvime uygun şekilde yürütüldüğü” şeklindeki açıklamaların gerçeği yansıtmadığını, aksine takvime uyma baskısının inşa edilen tesisi daha riskli hale getirebileceğini belirtiyor.
“Eğer bir betonarme yapıda mikro kılcal veya makro çatlaklar meydana geliyorsa bu betonarmenin kimyasal-metalürjik yapısı bozulmuştur ve bu çatlaklar kanser gibi o betonarme yapıyı her gün bozmaya devam edecektir”
Nükleer enerji tartışması bir yana, tesisin inşaatıyla ilgili endişeler büyük. Ali Mahir Başarır’ın gündeme taşıdığı videoda ortaya çıkan su sızıntıları ve çatlaklar, değil bir nükleer santral, herhangi bir yapıda bir hasar belirtisi olabilir.
Nükleer fizik alanındaki uzmanlığından hareketle NKP adına Akkuyu santralının ÇED raporuna yapılan itirazda karşıt görüş kaleme alan Dr. Hayrettin Kılıç, yapıda oluşan çatlakların incelenmeden geçiştirilemeyeceği konusunda uyarıyor. “Şu ana kadar bir inşaat/betonarme mühendisi ya da bilim insanı bu olaya bilimsel boyutlarda açıklama getirmedi,” diyen Kılıç kaygılarını şu şekilde ifade ediyor: “Yaptığım bilimsel araştırma, makale taramasında şu gerçek devamlı vurgulanıyor: Eğer bir betonarme yapıda mikro kılcal veya makro çatlaklar meydana geliyorsa bu betonarmenin kimyasal-metalürjik yapısı bozulmuştur ve bu çatlaklar kanser gibi o betonarme yapıyı yıllara varan süreçte her gün bozmaya devam edecektir.” Kılıç, çatlaklarla ilgili duruma dair mühendislere iletilmek üzere birkaç bilimsel makaleyi Mersin’de gerçekleşen bir toplantı sırasında paylaştığını, buna rağmen kimsenin şu ana kadar bu konunun üzerine gitmediğini söylüyor.
Pınar Demircan, ÇED raporunda zeminle ilgili yapılan değerlendirmelere işaret ederek, su sızıntıların burada değinilen sorunların bir sonucu olmasından kaygılı. Raporun zeminin elverişliliği konusunda şüpheler giderilmeden onaylandığını, 2016’da bilirkişilerin katılımıyla iptal davası sürecinde bu eksikliklerin dile getirildiğini hatırlatan Demircan’a göre, tesisin zemininde su sızıntıları bize bir sorun olduğunu gösteriyor. “Bu bağlamda da bilim insanları tarafından ‘zemin uygun değil, karstik zeminin altındaki karstik boşluklar bu inşaata sorun teşkil eder’ açıklaması yapıldı. O karstik zeminde su altı mağaraları var ve foklar yaşıyor orada,” diyor Demircan. Dünya genelinde popülasyonu 500’e kadar düşmüş bir fok türü olan Akdeniz fokunun 100 kadarı Akkuyu çevresinde barınıyor. Raporlarda değinilen zemindeki karstik boşluklar yalnızca yapıya zarar verebileceği için değil, fokların yaşam alanları olduğu için de ihmalkâr davranılmaması gereken jeolojik oluşumlar. Demircan, Akdeniz foklarının korunmasına dair uluslararası sözleşmeler mevcutken ve ÇED iptal davasında bu fokların durumu belirtilmiş olmasına rağmen, nihai ÇED’e iptal davası reddedilerek onay verildiğinin altını çiziyor.
“Patlamaların etkisi incelenmeli”
Bir diğer soru işareti de çatlakların patlamalarla bağlantılı olup olmadığı konusu. Ful Uğurhan, inşaat alanının jeolojik yapısına dikkat çekiyor. “Gerek bölgede yaşayan insanların tanıklıkları gerek konunun uzmanlarının aktardıkları, inşaatın yapıldığı yerin jeolojik yapısının böylesine bir tesise uygun olmadığı yönünde. Mağaraların, falezlerin olduğu bir bölgeden söz ediyoruz,” diyor Uğurhan. Patlamaların verdiği zararı tahmin etmenin ise güç olduğunu vurgulayan Uğurhan, ekliyor: “Muhtemelen dolgu malzemesi olarak kullanmak üzere dağları, tepeleri dinamitle patlatıyorlar. Tabii kontrollü yaptıklarını iddia ettikleri patlamanın yeraltındaki etkisi nedir, inşaatın şimdiye kadar tamamlanmamış kısmına olumsuz etkisi ne kadar olmuştur, bunları mutlaka araştırmak lâzım.”
Kılıç, patlamaların reaktör yapıları için risk oluşturduğunun ve yeni çatlaklara neden olabileceğinin altını çiziyor: “Patlama sırasında yer altında yayılan enerjinin inşaat zemininde yaratacağı titreşimli etki-tepkiyi kontrol edemezsiniz. Yani reaktörün temel tablasında meydana getirdiği mikro-titreşimlerin yaratabileceği kılcal kırılma/çatlamayı önleyemezsiniz. Şu anda Akkuyu’da bu yüzeysel ve derinlemesine çatlakların devamlı lazer detektörler ile kontrol edilmesi gerekir.”
Patlamalar konusunda hukuki bir sürecin başlatılmasının şart olduğunu vurgulayan Kılıç, “Şu anda bu konuda hukuki bir dava ya da soru önergesi talebi açıldığını zannetmiyorum. Benim önerim bu konuda önce bir vekilin mecliste soru önergesi verip, bu olayın bağımsız uluslararası deneyimli bir şirket tarafından incelenmesinin talep edilmesidir,” diyor.
“Asıl sorun 2023’ün yakalanması”
Akkuyu’daki inşaat sürecini yakından takip edenler arasındaki asıl endişe, çatlaklar, su sızıntıları ve patlamaların arkasında yatan muhtemel sebebin inşaatın 2023’e yetiştirme çabasından kaynaklı olması. “Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında 12 Mayıs 2010’da yapılan anlaşmaya göre ilk reaktörün yapımı 2017’de, geri kalan üç reaktörün yapımı da 2020’de tamamlanacaktı. Yani takvime uyulma gibi bir durum söz konusu değil. Şimdiden en az altı yıllık bir gecikme söz konusu,” diyen Uğurhan, gerek ÇED olumlu kararına gerekse inşaat ve yer lisansına yapılan itiraz süreçlerinin sürmesi nedeniyle hukuki sürecin de henüz tamamlanmadığını vurguluyor. “Suriye’de yaşanan uçak krizinin yol açtığı kesinti, finansal krizler, santralın yapıldığı alanda yaşanan fiziksel sorunlarla baş etme zorunluluğu gibi durumlar sürecin uzamasına neden oldu. Bütün bu siyasi, mali, hukuki, fiziki durumlar önümüzdeki süreçte de yaşanabilir ve 2023 hedefine varılamayabilir. Hatta inşaat asla bitemeyebilir,” diye uyarıyor.
Peki, söz konusu nükleer bir tesis olduğunda inşaat çalışmalarını önceden belirlenen bir tarihe yetiştirme çabası önemli sonuçları olabilecek ihmallere yol açabilir mi? Demircan’a göre evet. “Bizim için temel sorun Akkuyu NGS için hedeflenen tarihin yakalanmamasından ziyade yakalanması. Böyle hantal, böyle riskli böyle belirsiz bir teknolojinin inşaat sürecinin normalde zaten uzaması gerekiyor,” diyor Demircan.
Kılıç, ayrıca çatlakların ne kadar ciddi olduklarına dair tatmin edici bir değerlendirmenin yapılmadığını belirtiyor ve ekliyor: “Betonarme canlı bir yapıdır. Yani hem beton hem de çelik levhanın kuruldukları ortamda kimyasal ve metalürjik reaksiyonla devamlı etkileşimde bulunduğu bir yapıdan bahsediyoruz.” Kılıç, Finlandiya’da yapılan Olkiluoto nükleer santralından örnek veriyor: “Santraldeki reaktörün temel taban tablasında kullanılan çimentonun kimyasal bileşimi uygun olmadığı için çatlaklar meydana gelmişti. Bunun üzerine reaktörün temel taban betonarmesini sökerek yeniden temel tabla inşa etmek zorunda kaldılar.”
“Tamamen göstermelik her şeyleri. Aslında şirketin bu özensiz ve aceleci tutumu inşaatın akıbeti açısından da çok tedirgin edici”
Bu tablo karşısında yetkililer tatmin edici bir açıklama yapıyor mu? Cihan Ersoy’a göre bölge halkı arasında kaygının artmasının sebeplerinden biri de bu. Patlamaların uzun süredir yaşandığını vurgulayan Ersoy, “Bu patlamaların planlı ya da plansız, kontrollü ya da kontrolsüz olması bir şey değiştirmiyor. Patlamalarda açığa çıkan malzemeler çevre bölgelerde maddi ve manevi hasarlara yol açtı. Ortaya çıkan toz emisyonu ise tarım alanlarının üzerini kapatıyor. İnşaat alanında yapılan hiçbir faaliyet bu çalışmaların doğrudan muhatabı olan halk ile şeffaf bir şekilde paylaşılmamakta.”
“Büyükeceli’nin alt yapısı kaldırmıyor”
İnşaatın telaşla sürdürüldüğünü gösteren bir diğer unsur da çalışma şartları. Pandemi sürecinde bile asgari önlemlerin alınmadığına işaret eden Uğurhan, kamuoyuna yansıtılanın aksine şantiyedeki koşulların son derece kötü olduğunu söylüyor: “Pandemiye rağmen yedi bin insan gayrisıhhi koşullarda sosyal mesafe, hijyen koşulları gözetilmeksizin, insanlık dışı koşullarda çalıştırılıyor. Hal böyleyken şirket her şey güllük gülistanlıkmış gibi reklam çalışmalarına devam ediyor. Örneğin geçen Ramazan Bayramı için hazırladıkları bir klipte burada işçilerin yüzlerine taktıkları maskelerin ters olduğunu fark ettim. Yani tamamen göstermelik her şeyleri. Aslında şirketin bu özensiz ve aceleci tutumu inşaatın akıbeti açısından da çok tedirgin edici.” Uğurhan’a göre inşaat sürecinin bir diğer mağdur kesimi de bölge halkı: “Böylesi devasa bir inşaatı küçük bir yerleşim yeri olan Büyükeceli’nin alt yapısı kaldırmıyor. Orada yaşayan halkın canına tak etmiş durumda her şey.”
Ersoy, Butckikh’in tüm kaygıları gidermek yerine tesisi “bir müteahhit edasıyla pazarlamaya çalışmasını” NKP olarak kınadıklarını belirtiyor. Gerek Akkuyu’da inşa edilen tesisin bölgeye vereceği zararın telafi edilemez olduğunu gerekse nükleer teknolojinin büyük tahribatlara yol açabileceğini savunan Ersoy, “Bizim bu konudaki görüşümüz son derece nettir. Bütün teknik kurallara uygun yapılsa dahi nükleer teknolojinin savunulduğu gibi ekosistem yararına uygun bir sistem olduğunu düşünmüyoruz,” diyor ve ekliyor: “Üretilen ısı enerjisi ile üretilen güç oranı karşılaştırıldığında, karbondioksit emisyonu olmasa dahi deniz suyunu ısıtma ve buharlaştırma kapasitesi bu kadar fazla olan bir teknolojinin küresel ısınmanın etkilerini azaltacağını söylemek ya aymazlıktır ya da yalan söylemektir. Ne Mersin’de ne de dünyanın herhangi bir yerinde nükleer güç santralı kurulmasını istemiyoruz.”
Akkuyu’da ÇED sürecinin ardından şimdi de inşaat aşamasının şeffaf yürütülmemesi nedeniyle risklerin yeterince azaltılıp azaltılmadığı büyük bir soru işareti. Siyasi iktidar 2023’te ilk reaktörü devreye alınacak şekilde santralın yetiştirilmesini başarı çıtası olarak belirlemiş gibi görünüyor. Her zamanki gibi şeffaflık, hesap verilebilirlik, diyalog, nükleer enerji üreten bir tesisle ilgili risklere dair endişelere tatmin edici bir cevap vermenin bir başarı kıstası olarak yeri yok.
____________________________________________________________________________________________________________
İkon / Misbahul Munir – The Noun Project // Görsel / Gezegen – Türkiye’de nükleer enerjinin kronolojisi
⌦ ÇED raporunda ele alınmayan 7 kritik madde:
▻ Kaza modellemeleri yetersiz
Olası bir kazada radyasyonun ne kadar ve nereye doğru yayılacağı ÇED raporunda belirtilmemiş. Bununla ilgili bir modelleme çalışması yapılmamış. Uzmanlar, olası bir kaza halinde radyasyonun Mersin’e 8, Adana’ya 12, Ortadoğu’da Suriye ve Lübnan gibi ülkelerin yer aldığı daha geniş bir bölgeye ise 48 saatte yayılacağı konusunda uyarıyor.
▻ Atık yönetimine dair bir çalışma yapılmadı
Nükleer atıkların yönetimi ve olumsuz etkilerine dair ÇED raporunda “sonradan hazırlanacak olan mevzuata uyum sağlanacaktır” ifadesi yer alıyor. Atıkların Toroslar’da açılan karstik nitelik taşıyan derin mağaralara gömüleceği yıllardır tartışma konusu. Ama Akkuyu Nükleer A.Ş.’den bu konuda tatmin edici bir açıklama yapılmış değil.
▻ Reaktör modeli ilk kez denenecek
Akkuyu santralında VVER yani basınçlı su tipi reaktörler kullanılacak. Daha önce sıkça kullanılan bir teknolojisi olmasına rağmen, Akkuyu’da inşa edilen VVER-1200 tipi reaktörlerin henüz işletiminde olan bir modeli bulunmuyor. Birçok mühendis, Akkuyu’nun bu teknoloji için deneme tahtası olarak seçildiğini söylüyor. Oysa TAEK’in kriterlerine göre Türkiye’de daha önce denenmemiş bir teknoloji kullanılamaz.
▻ Deniz suyu sıcaklığının artışı fok ve carettaları tehdit edecek
Mersin, Akdeniz’de deniz suyunun en sıcak olduğu bölgelerden biri. Santralın soğutma suyu deşarjı, yazın 31 derecelere varan deniz suyunun ısınmasına neden olacak. ÇED raporunda artışın 3 dereceyi geçmeyeceği ve deniz suyu sıcaklığının 35 derecenin altında kalacağı ifade ediliyor. Deniz suyu sıcaklığının artışı nesli tükenmekte olan Akdeniz fokları ve caretta kaplumbağlarının yaşam alanlarını terk etmelerine yol açacak.
▻ Deprem riskinin değerlendirmesi yapılmadı
Akkuyu’nun ÇED raporunda deprem riskine dair gerekli olan jeofizik analiz yapılmadı. Uzmanlar deprem riskinin “bilinçli” olarak saklandığını savunuyor. Akkuyu Nükleer A.Ş. tarafından 2021’in Ocak ayında yapılan açıklamada, Maden Tetkik ve Arama Müdürlüğü’nün bir çalışmasına atıfta bulunarak bölgedeki Ecemiş fay hattının “ölü” olduğu ve Akkuyu’ya 160 kilometre uzaklığında bulunduğu belirtildi. Oysa CHP’nin hazırladığı notta fay hattının inşaat sahasının 30 kilometre yakınından geçtiği ve halen aktif olduğu vurgulanıyor.
▻ Zemindeki karstik boşluklar dikkate alınmadı
Santral yapısında çatlakların oluşmasının öncesinde, mühendisler inşaat sahasının zemininde altı karstik boşluk olduğunu gerekçe göstererek kapsamlı bir etüt yapılmasını talep ediyorlardı. Bazı uzmanlar zemindeki boşlukların nükleer santralın güvenliğini sekteye uğratabileceğini öne sürüyor.
▻ Tehlikeli izotoplar göz ardı edildi
İnsan sağlığı ve iklim açısından çok tehlikeli olan “karbon 14” ve “trityum” izotopları raporda santralın çalışması sırasında çevreye yayılabilecek 23 radyoaktif izotop arasında bulunmuyor. Oysa Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı çalışmalarında her iki izotopun da etkilerinin ve atık yönetiminin mutlaka önceden belirlenmesi gerektiğinin altını çiziyor.
____________________________________________________________________________________________________________
Türkiye’de 70’li yıllardan bu yana “av turizmi” adı altında hayvanlar öldürülüyor. Tarım ve Orman Bakanlığı her yıl av turizmi faaliyetleri kapsamında avlanabilecek hayvan türlerini açıklıyor ve ihaleye çıkılıyor. 8 Temmuz’da 2020-2021 yılı için Türkiye genelinde 798 yaban hayvanının av olması için izin verildi ve bu rakama yaban domuzları dahil edilmedi. Belirtilen metinde her avcıya ikişer yaban domuzu “öldürme hakkı” tanındı. 2020-2021 av turizmi uygulama talimatında dikkat çeken bir diğer madde ise yabancı avcı, devlet misafiri ve diplomat kotaları. Yani devlet bir “avcıyı” ülkesindeki hayvanları öldürmesi için misafir olarak gösterip, onlara “avlanma hakkı” veriyor.
Hayvan hakları savunucuları avcılığa ve “av turizmi”ne karşı uzun yıllardır izleme çalışmalarıyla ve hukuki yollara başvurarak mücadele veriyor. Hayvan Hakları İzleme Komitesi raporlarına göre, 2018-2019 av sezonunda en az 4 bin 255 yaban hayvanı avcılar tarafından öldürüldü. Koyulan kurallar dışında avlananlar da var. Avukat Umur Yıldırım 2018’de yasadışı avlanan 6 bin 972 avcıya, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’na muhalefetten, toplam 6 milyon 506 bin 451 lira idari para cezası uygulandığını, “av turizmi” adı altında da 2 bin 546 yaban hayvanının öldürüldüğünü söylüyor.
Aynı şekilde Tarım ve Orman Bakanlığı’na göre, 2019’da 6 bin 265 kişiye “yasa dışı avcılıktan” 7 milyon 507 bin lira idari para cezası verildi. 2020’nin rakamları ise henüz açıklanmadı.

Avukat Umur Yıldırım
Yıldırım: Denetimlerin arttırılması hatta bu konuda birimlerin kurulması gereklidir. Av turizmi perdesi arkasında yapılanlar cinayetten başka bir şey değildir
Daha sıkı denetimler ve önleyici cezaların verilmesi gerektiğini söyleyen Avukat Umur Yıldırım, “burada sadece verilerden bahsetmiyoruz aslında bir canlının hayatından bahsediyoruz,” diyor. Cezaların caydırıcı olmadığını da özellikle vurguluyor. “Denetimlerin arttırılması hatta bu konuda birimlerin kurulması gerekiyor. Av turizmi perdesi arkasında yapılanlar cinayetten ve vahşetten başka bir şey değil,” diye ekliyor sözlerine.
Yunuslara Özgürlük Platformu Sözcüsü Öykü Yağcı avlanmanın devlet tarafından izne tabi tutularak meşrulaştırılması karşısında “tuzaklanarak, köşeye sıkıştırılarak veya sürek avıyla öldürülen, yaralı halde ölüme terk edilen ve cansız bedenine dahi şiddet uygulanan bu hayvanlara avcıların yaptıklarını ne zaman spor, hobi ve turizm olarak değil de saf şiddet ve işkence olarak görecekler?” diye soruyor.
Popülasyonu hızla azalan elmabaş patkalarının avlanmasına izin
Avlanmayı savunanlar her ne kadar prensipte nesli tükenmekte olan hayvanları avlamanın kesinlikle yasak olduğunu belirtse de, uygulamada bunun göz ardı edildiği çok fazla örnek sayabiliyoruz. Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’ne göre, son 40 yılda üveyik popülasyonunun yüzde 78’i, elmabaş patkalarınınsa yüzde 50’si azaldı. Nesli tükenme tehdidiyle karşı karşıya olduğu belirtilen bu iki kuş türünün ise Türkiye’de avlanmasına bu yıl da izin verildi.
2015’te yine, normalde Türkiye’de avlanması yasak olan ayılar “av turizmi” kapsamına alındı. “Yalnızca Türkiye’den avcılar” tarafından 8 yaş üstü 15 erkek ayının öldürülmesine izin veren kararda her bir ayının hayatı için 10 bin TL değer biçildi. Bir sonraki yıl bir ayıyı öldürmenin cezası ise 15 bin TL oldu.
Kızıl geyiklerin de nesli tükenmek üzere. Ancak, yakın zamanda Güzelbağ eski Belediye Başkanı MHP’li Mehmet Kula, avladığı kızıl geyikle fotoğraf paylaştı. Ardından gelen tepkiler üzerine de “Devletin izin verdiği miktarda ücretini ödemek koşuluyla yasal bir avlanma yaptık,” dedi.
Bu açıklamada görüldüğü üzere, avcılığın bir başka boyutu da ekonomik. Devlet av turizmi faaliyetleri kapsamında birçok kalemden gelir elde ediyor. Bu kalemler arasında av pulu bedeli, yıllık avlanma harcı, konaklama ve av köpeklerine yapılan harcamalar yer alıyor.
Nevşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Osman Özer’in araştırmasına göre, av turizminin bir sezonda Türk ekonomisine yıllık getirisi yaklaşık 2 milyar dolar, yani bugünün rakamıyla hesaplanacak olursa 14 milyar 336 milyon 110 bin lira.

TBMM Çevre Komisyonu üyesi Muazzez Orhan Işık
Işık: Avcıların ekonomik anlamda bir istihdam alanı oluşturmadıkları ve vazgeçilmeyecek bir ekonomik getiriyi de getirmedikleri ortada
Av turizmi sektörünün ekonomik bir büyüklüğü olmadığını söyleyen TBMM Çevre Komisyonu Üyesi ve HDP Van Milletvekili Muazzez Orhan Işık, “Avcılık turizmi adı altındaki cinnet ve cinayet halinin de gerekçesi olarak ülkeye döviz gelmesi gibi absürt bir gerekçe ile açıklanmaya çalışılıyor. Sadece av turizmi kapsamında para verip hayvan öldürme zevki olan sınırlı sayıdaki ruhsal bozukluk sahibi insanın değil, genel olarak avcıların ekonomik anlamda bir istihdam alanı oluşturmadıkları ve vazgeçilmeyecek bir ekonomik getiriyi de getirmedikleri de ortada,” diyor. Işık, altını çizerek ekliyor: “Ayrıca rantı ne kadar olursa olsun yaşam keyfi müdahalelere açık olamaz.”

Gazeteci Ercan Topaç
Topaç: Tunceli ilinde yaban hayatı varlığının tam anlamıyla tespit edilememesi bırakın bölgeyi kalkındırmayı, belki de koruma altındaki türlerin yok olmasına da sebep olabilecektir
Av turizmi uygulama talimatında, “av turizmi”nden elde edilen gelirin bir kısmının av bölgesindeki köy ve beldelere verildiği yazıyor. Ancak en çok av ihalesi açılan bölgelerden biri olan Tunceli ilinde gazetecilik yapan Ercan Topaç, bölgenin kalkınmasından ziyade koruma altındaki türlerin yok olma tehdinin üzerinde durulması gerektiğini söylüyor: “Bölgedeki yaban hayatı varlığının tam anlamıyla tespit edilememesi bırakın bölgeyi kalkındırmayı, belki de koruma altındaki türlerin yok olmasına da sebep olabilir. Tunceli ili, Türkiye’nin en zengin yaban hayatı sahalarına sahip. Burası çizgili sırtlan, Anadolu parsı gibi türlerin yaşama ihtimalinin yüksek olduğu yerlerden biri.” Dersimliler yıllardır bölgelerinde avlanmaya karşı seslerini yükseltiyor. “Her türlü avcılık faaliyetine yönelik ciddi tepki var. Bu tepkinin en önemli nedeni kentin tamamına yakınının Alevi olması. Yöre insanları hiçbir canlının öldürülmesini hoş görmüyor. Hatta yaşlılar dualarını yaparken tüm insanlığın yanı sıra yabandaki kurda, kuşa da aç kalmaması için dualar ediyor,” diyor Topaç.
Hayvan hakları savunucularının girişimiyle bu yıl Türkiye’de nesli tükenme tehdidiyle karşı karşıya kalan 47 yaban keçisinin öldürülmesini kapsayan ihale mahkeme tarafından iptal edildi. Aynı şekilde Eskişehir’de kızıl geyik türünün korunması gerektiğine karar veren mahkeme bölgedeki av turizmine yönelik ihalenin iptaline karar verdi. Bakanlık temyize başvursa da mahkeme bakanlığın temyiz başvurusunu reddetti.
Aralık 2020’de yaşananlar av turizmi faaliyetlerine başka bir boyut kazandırdı. Antalya merkezli av turizmi acenteliği yapan bir firma, Amerikalı iş insanı Bradley Garrett Van Hoose’a Munzur Dağları’nda yaşayan kutsal hızır keçilerini öldürmesi için Doğa Koruma ve Milli Parklar Tunceli Şube Müdürlüğüne başvurdu ve keçilerin öldürülmesi için kişiye özel izin verildi. Bunun üzerine hem bölge halkı hem de Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu büyük tepki göstererek, sosyal medya hesabından, “Bizim için doğadaki hiçbir cana asla paha biçilemez. Dürbünlü silahı ve 50 mermisiyle dağ keçisini katletmek için gelecek olan kişiye sesleniyorum. Köylüler ve duyarlı tüm dostlarla orada seni bekliyor olacağım mesajını paylaşmıştı.” CHP Tunceli Milletvekili Polat Şaroğlu ise vali Mehmet Ali Özkan ile yaptığı görüşme sonrası iznin iptal edildiğini duyurdu.
“Hayvanları koruyan bir yasa hâlâ yok”
Hükümet 3 Şubat 2021’de hayvanların korunması için yeni bir yasa çıkarılacağını, taslağın ise iki hafta içinde Meclis’e sunulacağını açıklamıştı. Henüz ortada bir taslak yok, ancak yürürlükteki 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda ne gibi değişiklikler yapılacağına dair hükümet yetkilileri bir duyuru yapmış ve bazı ipuçları vermişti. Söz konusu duyuruda “av turizmi”ni en yakından ilgendirecek kısım ise, yasada “ev hayvanı” ve “evcil hayvan” ifadeleriyle bir ayrım yapılacak olması. Doğada “avlanan” hayvanlar, bu tanımlamanın içine girmiyor. Aslında yaban hayvanlarının yaşam hakkı şu ana kadar hiçbir yasayla korunmadı. Nitekim, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Doğal Hayatı Koruma Genel Müdürlüğü’nün avcılığı destekleyen birçok resmi faaliyeti bulunuyor.
Yağcı: Bu hatalı algıyı kökten değiştirmeye çalışıyoruz; insanın, hayvanın ve yeryüzünün özgürlüğünün bir bütün olduğunu aktarmaya çalışıyoruz
Yasallaşması beklenen kanun teklifi ile ilgili Muazzez Orhan Işık şu ifadeleri kullanıyor: “Rant ve sermaye odaklı bir iktidarın getirebileceği taslağın hayvanlara yönelik her türlü işkence ve eziyeti azaltmayacağını da aslında biliyoruz. İktidar yine son dakika bir torba kanun çalışması kapsamında yasa taslağını gündeme getirecek ve ne sivil toplum kuruluşlarının önerileri ne de muhalefetin itirazlarını dikkate almayacak.”
Hayvan hakları savunucusu Yağcı ise süreci yakından takip etmek gerektiğini dile getiriyor. “Avcıların ve avı destekleyen bakanlıkların iddiasının aksine, doğanın dengesini korumak için avcılara ve insana gerek yok. Asıl bu dengeyi her türlü insan faaliyetiyle bozan biziz. Henüz kanun teklifi yasalaşmadan tepkimizi göstermeye devam edelim,” diyor.

Yunuslara Özgürlük Platformu Sözcüsü Öykü Yağcı
Avlanmanın sonlandırılması için gerekli olan belki de en önemli unsur, toplumun hayvanlara yönelik bakış açısının değişmesi. Yağcı, bunun için yepyeni bir anlayış ihtiyacına değiniyor: “Asıl mesele hayvanların insan ve yasalar nezdindeki ‘mal statüsü’ Oysa onların da aileleri, sürüleri, yaşama amaçları, korkuları ve heyecanları var. Onlar da bizim gibi ölmek ve yavrularını savunmasız bir şekilde geride bırakmak istemiyor. Sadece avcılıkta değil, hayvanların sömürüye maruz bırakıldığı tüm alanlarla ilgili olarak bu hatalı algıyı kökten değiştirmeye çalışıyoruz; insanın, hayvanın ve yeryüzünün özgürlüğünün bir bütün olduğunu aktarmaya çalışıyoruz. Biz her şeyden önce doğal yaşam ortamlarında özgür yaşama hakkı ellerinden alınan tüm hayvanlar için avcılığın tamamen yasaklanmasını istiyoruz.”
Dünya üzerindeki milyonlarca insanın hayatını etkileyen ve gezegenin çocuklarını bekleyen tehlikelerin en başında gelen bir felaketle karşı karşıyayız: İklim krizi. Dünyanın bazı yerleri soğuyor, bazı yerleri ısınıyor, su seviyeleri bazı alanlarda ciddi şekilde yükseliyor, ormanlar tahrip ediliyor, toprak kaymaları artıyor… Tüm bunların önüne geçmek için ise ısrarla yapılan öneri, bir an önce harekete geçmek ve özellikle eğitimle çocukların iklim değişikliği konusunda, gelecek konusunda bilgilenmelerini sağlamak.
Birleşmiş Milletler, son 30 yıldır düzenlediği konferanslarda ve raporlarda iklim kriziyle mücadele etmek için eğitimi, yegâne yöntem olarak sunuyor. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 6. maddesi, ülkelerin iklim değişikliği eğitimini teşvik etmesini ve farkındalığı arttırmasını talep ediyor.
İtalya, müfredata alan ilk ülke oldu
İklim değişikliği eğitiminin amacı, temel ilkeleri anlamak, krizin etkilerini en aza indirebilecek bilinçli kararlar alabilen, sürdürülebilir, temiz, bilimsel bakış açısına sahip toplumların oluşmasına katkıda bulunabilecek bireyler yetiştirmek. Henüz bu konuda ortak bir öğretim programı oluşmuş değil ancak bazı ülkelerde deneysel, öncül örneklere de rastlanıyor. Örnek vermek gerekirse, İtalya, iklim krizini, tek başına ilkokul ve lise müfredatına alan ilk ülke oldu. Bir senedir İtalya’daki öğrenciler, Yurttaşlık Bilgisi dersi içinde iklim değişikliği, sürdürülebilirlik ve ekoloji konularını ders olarak görüyorlar. Hatırlanacağı üzere İtalya Eğitim Bakanı Lorenzo Fioramonti, öğrencileri okulu asıp iklim protestolarına katılmaları için teşvik ettiği gerekçesiyle muhalefetin ağır eleştirilerine maruz kalmıştı.
Kanada’da iklim değişikliğinin müfredata eklenmesi konusunda çok geniş katılımlı bir araştırma yapıldı. Yeni Zelanda’da ise bilim ajansları tarafından hazırlanan iklim krizi konulu materyaller okullara dağıtılmış ve okulların zorunlu olmasa da adım atması, etkinlikler oluşturması istenmişti.
Diğer ülkelerde eksik ya da yan unsur olarak veriliyor
2015 yılında imzalanan Paris İklim Anlaşması, ülkeleri iklim eğitimi uygulamaya çağırıyor. Kanada, ABD, İspanya, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerde iklim değişikliğiyle ilgili konular Türkiye’de olduğu gibi disiplinler arası bir yaklaşımla veriliyor. Almanya, Finlandiya, Avustralya ve İngiltere’de ise ortaokul müfredatında hem disipliner hem disiplinler arası yaklaşımla veriliyor.
Avustralya ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nde öğrenimde bilgilendirmeye ek olarak “hedef ve kazanımlar” esas alınırken, İspanya’da öğrencilere, iklim krizi konusunda veri analizleri dersleri yaptırılıyor. Bu sayede öğrenciler veri toplama, analiz etme bilgisine sahip oluyor. Almanya, İngiltere, İsveç, Kanada’da UNESCO’nun önerdiği öğrenme stratejilerinden faydalanılıyor, İngiltere ve Türkiye’de kısmen uygulansa da diğer ülkelerde sürdürülebilir kalkınma başlı başına bir konu olarak inceleniyor.
Türkiye’de nasıl?
Fakat bunların yanı sıra, tüm bu ülkelerde iklim değişikliği, diğer derslerin içerisinde, bağlantılı, bağımsız olmayan bir şekilde sunuluyor. Türkiye’de de durum elbette farklı değil. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, “Eğitim 2023” başlığıyla yeni eğitim vizyonunu açıklamış, ancak yüzyılımızın en önemli meselelerinden iklim krizi ve sürdürülebilirlikle ilgili özel bir içerik veya plan bu vizyonda yer almamıştı.
Türkiye’de ortaokul müfredatında 5., 6., ve 7. sınıflarda Sosyal Bilgiler dersinde, 5., 6., 7. ve 8. sınıflarda Fen ve Teknoloji dersinde iklim değişikliği konusu yer alıyor. Fakat iklim değişikliği başlı başına bir mesele olarak incelenmediği gibi uzmanlara göre müfredatta yüzeysel olarak işlenmiş durumda. Küresel ısınma, iklim değişikliği konularına kısmen değinilse de iklim okuryazarlığını oluşturan öğeler, iklim değişikliği ile bağlantısı kurulmadan sunuluyor.
“İklim sisteminin temel ilkeleri dahi öğrencilere iklim değişikliği ile bağlantısı kurulmadan veriliyor. Dünyada da örneği az”
ERG Eğitim Gözlemevi Koordinatörü Burcu Meltem Arık
ERG Eğitim Gözlemevi Koordinatörü Burcu Meltem Arık, 28 yılda eğitimin amaçlarına iklim okuryazarı birey ve toplum hedefi konmadığını belirtiyor ve şunları söylüyor: “İklim okuryazarı, iklim sisteminin temel ilkelerini anlayan, iklim hakkında bilimsel olarak güvenilir bilgiyi nasıl değerlendireceğini bilen, iklim krizinin etkilerini en aza indirebilecek kararlar alabilen ve sürdürülebilir bir toplumun varlığı için hareket eden bireydir. Ancak iklim sisteminin temel ilkeleri dahi öğrencilere iklim değişikliği ile bağlantısı kurulmadan veriliyor. Dünyada da örneği az.”
21 Ekim’de Millî Eğitim Bakanlığı ile Yuvam Dünya Derneği arasında iklim kriziyle mücadele başlığıyla bir iş birliği protokolü imzalandı fakat protokolün detayları açıklanmış değil. Arık, iklim değişikliğinin birçok karışık konuyla ilişkisi olduğunu ve salt müfredattaki değişikliklerle sorunun çözülemeyeceğini söylüyor ve ekliyor: “İnsan sistemlerinin kurgusu, kırılganlığı, esnek ve dayanıklı olmaması pandeminin, krizlerin etkilerini özellikle belirli insanlar için, çocuklar için çok daha derinleştiriyor. İçinde bulunduğumuz pandemiyi daha atlatamadan iklim krizi nedeniyle yeni pandemilerin geleceğini bilmek bizleri nasıl daha hızlı ve bütüncül planlamaya doğru harekete geçirmez?”
“DÜNYA İÇİN ‘İYİ ŞEYLER’ YAPMAKLA, İKLİM DEĞİŞİKLİĞİYLE MÜCADELE KAVRAMLARI ÇOKTAN BİRBİRİNE GİRDİ. BU KONUYU ÖĞRETMEDİĞİMİZ ÖĞRETMENLER ŞİMDİ NASIL ÇOCUKLARA AKTARACAKLAR?”
Sağlık ve Çevre Birliği üyesi Funda Gacal
Sağlık ve Çevre Birliği’nden (HEAL) Funda Gacal ise “İklim değişikliğinin üstünü örttükçe canavarı tanıyıp bilen insanlar azalıyor” diyor ve ekliyor: “Eğer bir gence bu konuyu anlatamazsak, bu konuyu çözmesini ya da değişen ortama ayak uydurmasını nasıl bekleyeceğiz? Bu tam olarak, kaynayan sudaki kurbağaya tencereden bir çıkış olduğunu göstermemek. Şu anda iklim değişikliğinin yıllardır dünyaya anlatılmamasının acısını zaten çekiyoruz. Dünya için ‘iyi şeyler’ yapmakla, iklim değişikliğiyle mücadele kavramları çoktan birbirine girdi. Bu konuyu öğretmediğimiz öğretmenler şimdi nasıl çocuklara aktaracaklar? Zaten geç kaldık, canavarı sakladıkça bu oyuna devam ediyoruz.”
“POLİTİKACILARIN, İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONUSUNUN MÜFREDATTA EKSİK OLDUĞUNUN FARKINDA OLMADIKLARINI DÜŞÜNÜYORUM”
Öğretim üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay
İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Doğanay Tolunay’a göre iklim krizini gündemine almayan karar vericilerin müfredata bunu eklemesini beklemek fazla iyi niyetli bir bakış açısı: “Politikacıların, iklim değişikliği konusunun müfredatta eksik olduğunun farkında olmadıklarını düşünüyorum. Diğer yandan birçok kavram birbiriyle karıştırılıyor. İklim değişikliği ile dolaylı olarak ilgili hatta hiç ilgisi olmayan konuların dahi iklim değişikliğiyle ilgiliymiş gibi algılandığı söylenebilir. Örneğin, çevre ile ilgili olarak çoğunlukla kirlilik üzerinde durulurken, bu üniteler aynı zamanda iklim değişikliği ile ilgili kabul edilmekte. Ya da ekoloji ve doğa konuları yeterince yer almazken, ‘Çevremizi kirletmeyelim’ gibi verilen konuların ekolojik okuryazarlığı arttırdığı iddia edilmekte. Halbuki çevre ve ekoloji birbirlerinden çok farklı, çevre kirliliği ile iklim değişikliğinin kesişme noktaları olsa da ayrı olarak ele alınması gerektiği ortada”
“Eğitim, insan merkezci olmamalı”
Arık, ayrı bir dersin olmasının dahi yeterli olmadığını, çözüm için en görünür seçeneği seçtiğimizde bunun olumsuz sonuçlar doğurabileceğini düşünüyor: “Kömür politikası, orman politikası, iklim politikasına baktığımda siyasi iradenin, eğitim alanında da yakın dönemde değişeceğini öngörmüyorum. Eğitimin amacının bizleri bu ölçüde bir insan merkezcilikten fersah fersah uzaklaştıracak, iklim krizini odağa alacak şekilde değişmesi talebini güçlendirmemiz çok önemli.”
Arık, 1992’de kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne vurgu yaparak, “İklim krizinin küresel ölçekte farkındalığı 29 yıldır var. İki kuşak anlamına geliyor. Bu süre içerisinde, iklim krizinin insan kaynaklı olduğuna dair bilimsel veriler inkâr edilemiyor. Etkileri de günlük yaşamımıza görünür ölçüde yansıdı. Ancak bu acil durum eğitim sistemine henüz tam yansımadı” diyor. Gacal’a göre ise sorun küresel ve sınır, sınıf tanımıyor. Bir taraftan ise Türkiye, Paris İklim Anlaşması’nı yürürlüğe sokmayan yedi ülkeden biri…
2100’ü düşünmek…
Çocuklar ve gençlerin, iklim değişikliği konusundaki düşünceleri şüphesiz çok daha berrak. Öte yandan onların eğitimi, geleceği değiştirmek açısından elzem. Arık, bu konuda şunları söylüyor: “Anne Çocuk Eğitimi Vakfı sayesinde bugün çok iyi biliyoruz ki erken çocukluk eğitimi bireyin tüm yaşamını önemli ölçüde etkiliyor. Ekofobi ve eko-endişeyi dikkate alarak sosyal-duygusal becerilerin güçlenmesini hedefleyen bir eğitim olması gerekiyor. Çocukların gelişimsel özelliklerini, biricikliklerini, kendi özel ihtiyaçlarını dikkate alan bir tasarım uygulanmalı.”
Bir diğer taraftan 2100 yılında, bugün doğan çocuklar 79 yaşında olacaklar ve gezegenimiz 2100 yılına kadar 4-5 derece daha ısınabilir, aşırı hava olayları oluşabilir, kuraklık şiddetlenebilir, ekosistemler daralabilir… Bu sebeple dahi çocukların eğitimi özel bir yer tutuyor. Prof. Tolunay, bu konuya özellikle vurgu yapıyor ve “Bugünün çocukları, aslında geleceğin karar vericileri. Bu farkındalıkları arttırarak bir türlü geriletemediğimiz iklim ve ekolojik krize dair farkındalığı artmış bu kuşak çözüm üretebilir” diyor.
Ne yapmalı?
Gacal’a göre ise iklim mücadelesi için çözümler üretmek de eğitimin değişmez bir parçası olmalı: “Tarım örneği üzerinden gidersek, gelecek 10 yıllık yağış ve kuraklık senaryolarını göz önünde tutarak bir ekim dikim yapabilmek lâzım. İklim okuryazarlığının yanı sıra fizik, biyoloji, kimya alanlarında temel bilgilerin öğrenilmesine de ihtiyaç var.”
Peki ne yapılmalı? Bu önemli soru, aslında önümüzde asılı duran, cevaplamaktan çoğu kez kaçındığımız bir soru. Arık, eğitim konusunda yapılması gerekenin, parçalı, ayrıştırıcı, ötekileştirici, tek-tip eğitim sisteminin kökten değiştirilmesi gerektiğini savunuyor ve ekliyor: “Eğitimde son derece radikal bir değişime ihtiyaç var. Eğitimin finansmanından yönetimine, öğretmen politikalarından eğitimin içeriğine, eğitim ortamlarından başarı anlayışına tüm alanlarında radikal değişiklik gerekiyor. Eğitim sistemi tasarlanırken sağlık sisteminden, sosyal politikalardan, kentleşme politikalarından ayrı düşünülmemeli. Olması gereken, çocukların katılım hakkını en temel hak gören, bilimsel temellere dayanan, eleştirel düşünmeyi, medya okuryazarlığını güçlendiren, sadece bireysel değil toplumsal çözümlere de odaklanan, yerelleşen, ekofobi ve eko-endişeyi dikkate alarak sosyal-duygusal becerilerin güçlenmesini hedefleyen bir eğitim.”
Gacal’a göre ise yapılması gereken sorunu dürüstçe tanımlamak, anlatmak, kapalı kapılar ardından bir tür “sır bilim” olarak kalmasını engellemek: “Başka ülkeler 2030’da sıfır emisyonu hedeflerine koymuşken, bizim de net hedef belirlememiz, gençleri, girişimcileri, bilim insanlarını teşvik etmemiz gerekiyor. Yoksa bu bilgiyi de ithal etmek zorunda kalacağız. Bilgiyi alıp geliştirip, çözüm ortaya koyacak büyük bir enerjimiz ve genç nüfusumuz hâlâ var ama bu kadar gecikmenin üzerine hâlâ konu sündürülüyor.’’
“Her yer ne kadar gri. Açmıyor çiçekler. Penceremde kuşlar yok.” (Beton Mezar – Art Diktatör) İmre Azem’in 2011 yapımı, İstanbul’daki çığrından çıkmış tahribatın bir dönemini takip eden belgeseli Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir, Art Diktatör’ün bu şarkı sözleriyle sonlanıyordu. Belgeselin kendisinin aksine çocukça sade, ancak Zincirlikuyu’da metrobüsten indikten sonra karşıdan karşıya geçmeye çalışmış, 5. Levent diye anılan uydurma “mahalleyi” bir defa olsun görmüş, Sabiha Gökçen Havalimanı’na giderken pencereden dışarı bakmış, üçüncü Havalimanı’ndan “acaba uçağın motoruna bir kuş sürüsü girecek mi?” endişesiyle yolculuk yapmak zorunda kalmış herhangi birisi için son derece anlamlı, insanın kalbini delip geçen cinsten acı ve açıklayıcı dizeler.
10 yıl önce işlenmemiş her yeni suçu bulmak mümkün
Pek çok üniversitenin mimarlık bölümünde hâlâ gösterilen Ekümenopolis, bugün içinde yaşadığımız distopik İstanbul’un cumhuriyet öncesine kadar geri giden arkeolojik bir incelemesi. Ve kendi içinde taşıdığı mutlak karanlığa rağmen 2021’den daha ümitkâr bir dünyada geçtiği rahatlıkla söylenebilir: Zira Ekümenopolis’in yapımı tamamlandığında üçüncü köprünün güzergâhı açıklanmış ancak inşaatına henüz başlanmamıştı. İstanbul’da geri dönülemez bir ekolojik felaketi başlatacağı ÇED raporları ve bilim insanları tarafından defalarca tekrarlanan Kuzey Marmara Otoyolu ve Üçüncü Havalimanı şehrin gerçekleri değil, birilerinin masasında hukuksuzlukla somut bir form almayı bekleyen kâğıt yığınlarıydı. Zeytinburnu ve Ataköy sahilindeki Büyükyalı, Yedi Mavi, Sea Pearl, Kadıköy’de deprem sonrası sığınılacak bir alana inşa edilen Four Winds gibi her biri birer kent suçu olan “karma kullanım projeleri” henüz şehrin haritasına girmemişti. Diğer yandan bugün karşı karşıya olduğumuz ve o dönemde henüz işlenmemiş her yeni suçun ipucunu Azem’in belgeselinde bulmak mümkün: Ekümenopolis’te Sulukule’nin yok edilişini, mahalle halkının kuşaklar boyunca yaşadıkları yerden 30 kilometre uzağa, Taşoluk’a gönderilişini izlemiştik, bugün UNESCO Dünya Miras Alanı olan Süleymaniye Mahallesi, hurda ve çöp içinde parlak olmadığı aşikâr “geleceğini” bekliyor. Belgeselde, İstanbul Avrupa Kültür Başkenti döneminde TOKİ Ayazma Konutları ve Ağaoğlu My World Europe için evlerine el konulan Ayazma halkını izliyoruz, bugün Fikirtepe sakinleri hem hâlâ benzer bir mücadeleyi veriyor, hem de bunu yaparken asbest ve çimento tozu soluyor.
On yıl önce açıklanan tüm “mega projeler” arasında inşaatı başlamayan tek örnek Kanal İstanbul. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ve Ekrem İmamoğlu yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin güçlü itirazına rağmen, Mart 2021’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın imar planlarını onayladığını açıklamasından beri, Kanal İstanbul inşaatının başlaması ihtimaliyle İstanbul halkı olarak yüreğimiz ağzımızda yaşıyoruz.
AZEM: KUZEY ORMANLARI EKOLOJİK BÜTÜNLÜĞÜ BOZULACAK ŞEKİLDE YOK EDİLDİ. SU HAVZALARI, 3. KÖPRÜ VE YENİ HAVALİMANI PROJELERİYLE YOĞUN BİR İMAR FAALİYETİNE KURBAN EDİLDİ. BİZİM BELGESELDE ÖNGÖRDÜĞÜMÜZ BÜTÜN KÖTÜLÜKLERDEN FAZLASI YAPILDI

İmre Azem
Belgeselin yönetmeni Azem, “Ekümenopolis’in ilk gösterimlerinde birçok kişiden çok karamsar bir film yaptığımız eleştirisini duyuyorduk. “Hiç mi iyi bir şey yapılmıyor?” diye soruyorlardı. “Bence az bile söylemişiz,” diyor ve devam ediyor: “Bizim belgeseli yaptığımız sırada tahmin bile edemeyeceğimiz kadar kötüye gitti İstanbul. Kuzey Ormanları ekolojik bütünlüğü bozulacak şekilde yok edildi. Su havzaları, kenti besleyen kuzey ekosistemleri Üçüncü Köprü ve yeni havalimanı projeleriyle yoğun bir imar faaliyetine kurban edildi. Kısacası bizim belgeselde öngördüğümüz bütün kötülüklerden fazlası yapıldı. Hepimizi, hatta henüz doğmamış olanları onlarca sene büyük borçlar altına sokacak şekilde araç geçiş garantili köprüler, otoyollar, tüneller inşa edildi. Bir proje ile hem doğa talanı hem kamusal zarar, hem de kenti, geleceği garanti olan küresel ısınma kaynaklı felaketlere karşı daha da kırılgan yapmak: bu üçü hep bir arada. Böyle bir dönemde bu kadar aymazca bir doğa talanını tarif edecek kelimeleri bulamıyorum. Mücella Yapıcı’nın bu konuda çok başarılı bir sunumu var, ‘planlı ekolojik çöküş’ olarak nitelendiriyor, İstanbul’a yapılanları.”

Mücella Yapıcı
Yüksek mimar, kent aktivisti ve eski TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube yöneticilerinden Mücella Yapıcı, Ekümenopolis’in çekildiği yılları “aslında bugün ‘mega proje’ dediğimiz her şeyin altyapısının hazırlandığı ancak ilan edilmediği, İstanbul’un 100.000 ölçekli planının hazırlandığı bir dönem” olarak hatırlıyor. “10 yıl önce zaten ekolojik anlamda ve nüfus anlamında bütün eşiklerini aşmış bir kentte yaşıyorduk. O noktadan sonra yapılacak her şey işi kaosa götürmeye gidiyordu ve gitti. Şu anda biz bir kriz yaşamıyoruz İstanbul’da, yaşadığımız ciddi bir kaostur.” Yapıcı, Ekümenopolis’i “kent tarihimizde belgeseller açısından bir dönüm noktasıdır,” diye tanımlıyor ve devam ediyor: “Ekümenopolis bugüne kadar kentler konusunda bizim yıllardır anlatamadıklarımızı anlattı, bir sürü makaleden, sempozyumdan çok daha fazla işlev gördü. O noktada gerçekten kült bir kent belgeseli. 10 yıl sonra da hâlâ hem okullarda, hem de Mimarlar Odası olarak eğitimlerde kullandığımız bir eğitim materyali haline geldi. Hem izlediğim, hem de içinde yer aldığım için onur duyuyorum. İmre’ye ve Gaye Günay’a teşekkür etmek lazım, galiba şimdi ikincisini çekmek gereken zamanlara geldik.”
“Şehrin, dünyanın en büyük şantiyesi görünümünü kazanmış olması tesadüf değil”
Birinci baskısı Ağustos 2013’te çıkan, Ayşe Çavdar ve Pelin Tan’ın derlediği İstanbul: Müstesna Şehrin İstisna Hali‘nde belgeseli izlerken ekranda gördüklerimizin detaylı yazılı yansımalarını bulmak mümkün. Dokuz incelemeden oluşan kitabın önsözü, Azem’in bugünden 2011’e bakarkenki gözlemlerini tasdiklercesine, “İstanbul’u gelecekte daha da hareketli günler bekliyor,” cümlesiyle başlıyor. “Çünkü İstanbul, adına ‘kentsel dönüşüm’ denilen bir hamleyle küresel finans piyasalarına bağımlılaştırılıyor. Onu var eden, şekillendiren, üzerine kurulu olduğu coğrafyadan beslenen otonomisi, yani en değerli varlığı, böylece ortadan kaldırılmış oluyor. Şehrin, dünyanın en büyük şantiyesi görünümünü kazanmış olması tesadüf değil.”
Hem belgesel hem de kitap, bana büyüdüğüm ve üniversite yıllarımı geçirdiğim İstanbul’a, Türkiye’de yaşamadığım 2011-2018 arasında her döndüğümde sonuçlarına inanamadığım, “steroid almış gibi” yapılaşmayı hatırlatıyor. Bu karşılaşmalardan en net hatırladıklarımdan biri, bir gün Osmanbey metro durağı girişinden gördüğüm Bomonti semti. Sonradan isimlerinin Anthill olduğunu öğrendiğim utanmazca yukarı uzanan iki binaya bakıp “Orası neresi? Yoktu böyle bir yer,” demiştim. (2015’te Babylon oraya taşındıktan sonra hepimiz o binaların dibine en az bir kere gidip bu suçun gönülsüz ortakları olduk.) Talimhane’de, ismi şehrin yeni icat edilen mahalleleri kadar sık değişen Havaş’ı ya da Havabüs’ü beklerken sağımda gördüğüm, aynı anda hem Gazze Şeridi’ni hem de ameliyatla alınmış hayati bir organın yokluğunu, açık bir yarayı hatırlatan Şan City şantiyesi ve Caddebostan’da babaannemin oturduğu evin kentsel dönüşümle yıkılıp iki yıl içinde bulunduğu sokaktaki en izansız bina hâline gelmesi de beynime kazınmış sahneler arasında.
Azem, 2021’deki İstanbul deneyimini tanımlarken “çok üzgünüm bu kente yapılanlardan dolayı,” diyor. “Boğaz o kadar özel bir coğrafya yaratmış ki İstanbul’da, bu kadar yağmaya rağmen hâlâ arada güzel gözükebiliyor. Pandemi süreçlerini kentlerini daha doğayla uyumlu, gelecek felaketlere daha korunaklı yapmak için bir fırsat olarak gören belediyeler var dünyanın farklı coğrafyalarında. Biz maalesef o türden bir yaklaşımı burada göremiyoruz.”
İçinde yaşadığımız distopyaya bakınca, sadece son on yıla değil, son yirmi yıla dair en olumlu gelişmenin İstanbul’un yönetiminin ilk defa muhalefet partisinden birine, Ekrem İmamoğlu’na geçmesi olduğu konusunda hemfikiriz; bu değişimin şehrin geleceğini yalnızca “daha az karamsar” kıldığında da. “En azından İstanbul kanalı gibi dünyada eşi benzeri görülmemiş bir aymazlığa itiraz eden bir yönetim var,” diyor Azem. “Ne var ki, İstanbul’un sorunları belediyelerin alabilecekleri kararlarla çözülebilecek türden değil. Pansuman olur en fazla. Ekümenopolis’te de anlatmaya çalıştığımız gibi mesele sistemseldir: Küresel kent diye bir gerçek var, dünyada yılda yaklaşık 6.5-7 trilyon dolar kentlere yatırım olarak akıyor. Kenti şekillendiren bu devasa sermaye akışının tek motivasyonu yatırımından kâr etmek. O yüzden kent, bu yatırımın kâr etme ihtiyacı üzerinden şekilleniyor. Ali Sami Yen stadı yıkıldığında orası park olamıyor, gökdelen oluyor. Metro güzergâhlarını hep ticari alanlar belirliyor. Bu sistemsel dinamiklere müdahale etmedikçe, kente pazarlanacak bir yatırım aracı olarak değil kentlilerin yaşam alanı olarak bakmadıkça genel gidişat değişemez. Şu an belediyede çok zor görevler üstlenmiş, hakikaten konularına son derece hâkim arkadaşlarımı tenzih ederek söylüyorum, İstanbul’un kurtuluşu bir parti meselesi olmaktan çoktan çıkmıştır.”
Yapıcı: Bu küresel yıkıma karşı ancak küresel bir mücadele platformuyla bazı şeyleri durdurabiliriz. Bir durdursak, geriye nasıl döndürürüz, nasıl iyileştiririz, nasıl rehabilite ederiz onu tartışmaya başlarız
Azem’den bir süre sonra konuşma şansı bulduğum Mücella Yapıcı da benzer bir düşünceyi, farklı bir taraftan dile getiriyor: “Umudum şudur benim: Bu artık evrensel, gezegene dair bir mesele olmaya başladı ve etrafındaki farkındalık çok arttı. Bu küresel yıkıma karşı ancak küresel bir mücadele platformuyla bazı şeyleri durdurabiliriz. Bir durdursak, geriye nasıl döndürürüz, nasıl iyileştiririz, nasıl rehabilite ederiz onu tartışmaya başlarız. Ama şimdi bunu tartışamıyoruz, habire daha kötüsünü engellemeye çalışıyoruz. Bu aynı zamanda ekonomik, sosyal ve politik bir mesele. Bu noktada siyasetçiler ve sermayedarlara bakıyorum; siyasetçileri ayırıyorum ama sermayenin ahlâkı olmaz. Sermayenin doğası budur: Gölgesini satamadığı ağacı keser. Bizim asıl kaybettiğimiz bunu dengeleyecek olan denetleme mekanizmalarındaki yozlaşmadır.”
“Yaşam alanlarımız üzerinde söz sahibi olmak en temel insan haklarımızdan biri”
İlk gösteriminden on yıl sonra Ekümenopolis’i izlememin ardından, elim rafta sırasını bekleyen bir kitaba daha gidiyor: Kutlukhan Kutlu ve Aslı Tohumcu’nun on altı yazardan sadece “2099 yılı İstanbul’unda geçen öyküler yazın,” yönlendirmesiyle derledikleri İstanbul 2099. Bu antolojide Kanal İstanbul’un inşa edildiği bir kurgu-dünyada yaşanan post-apokaliptik hayatlar da var, boğazın sularının kuruduğu bir öykü de. Sayfaları çevirirken okuduklarıma bir çeşit Cassandra Sendromu gibi bakıyorum, onlarsa adeta onlar bana içinde bulundukları zamanın gerçekliğinden geriye dönmüş bakıyorlar. 2017’de Uçurumun Kıyısında Türkiye’yi çeken ve bugünlerde Ekümenopolis’in yapımcısı Gaye Günay ile Yeniden İnşa Çağı adında, yine kent odaklı ama sadece İstanbul değil başka dünya kentlerine de bakan, kent ve finans sektörlerinin kesişimine odaklanan bir projeye geri dönmek üzere olan Azem ise daha ümitli: “Türkiye’de yaşayan bir vatandaşın kendi şehir ve çevre hakları için yapabileceği şeyler elbette hâlâ var,” diyor. “Öncelikle yaşam alanlarımız üzerinde söz sahibi olmak en temel insan haklarımızdan biri. Bunun bilincinde olarak, sokağımıza, mahallemize, yaşadığımız şehre yapılan her müdahalede söz sahibi olmak en doğal hakkımız. Bu hakkımızı etkin bir şekilde kullanmak içinse elimizdeki en önemli araç örgütlenmek. Mahallemizde, yaşadığımız semtte meclisler kurarak, tabandan demokrasiyi sözde değil bizzat eylemle hayata geçirerek bunu yapmak sadece mümkün değil, bir gereklilik.”
Bu haber Yeşil Gazete‘den alınmıştır.
Tarım ve Orman Bakanlığı ve Türk Veteriner Hekimleri Birliği arasında imzalanan protokol sonucunda sahipli kedi, köpek ve gelinciklere mikroçip takma zorunluluğu getirildi. Resmi Gazete‘de de yayımlanan yönetmeliğe göre, köpeklere 2021 yılı, kedi ve gelinciklere de 2022 yılı sonuna kadar mikroçip takılması zorunlu. Hayvanlara çiple kimlik ve adres bilgileri eşleştirilecek. Bu uygulamayla hayvanların sokağa terk edilmesinin önüne geçilmesi planlanıyor.
Söz konusu bu yeni uygulamayı Yeşil Gazete’ye değerlendiren Hayvanlara Adalet Derneği (HAD) Başkanı Avukat Hülya Yalçın, konunun aslında yeni olmadığını, hayvanlara çip takılmasının zorunluluk haline gelmemesi gerektiğini ifade etti.
“Gelincik üretimi için ruhsat veriliyor iddiaları var”
Yalçın, yönetmelikteki ilk problemin gelinciklerin çip takılmaya dahil edilmesi olduğunu söylüyor. Gelinciğin ancak hayvan haklarından başka menfaatler gözetilirse bu kapsama dahil edilebileceğini belirten Yalçın, şunları aktarıyor: “Kedi, Köpek Ve Gelinciklerin Kimliklendirilmesi Ve Kayıt Altına Alınmasına Dair Yönetmelik, 26 Şubat 2018’de Resmî Gazete’de yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Yürürlüğe girdiği dönemde tepkilerimizi dile getirdik, ancak bu tepkiler önemsenmedi. Bugüne kadar uygulanması yönünde bir adım atılmadı. Son günlerde Türk Veteriner Hekimleri Birliği ile Tarım ve Orman Bakanlığı arasında imzalanması planlanan bir protokol ile bu konu tekrar gündeme geldi. Yapılan bu protokol hazırlığı artık yönetmeliğin uygulanmaya başlayacağını gösteriyor. Yönetmeliğe ilişkin ilk problem, çipleme kapsamına kedi ve köpeklerin yanında gelinciklerin de dahil edilmesi. Evde birlikte yaşadığımız bir hayvan olmayan gelinciğin bu yönetmelik kapsamına girmesi, konunun hayvan hakları açısından değil, başka menfaatler düşünülerek gündeme getirildiğini ortaya koyuyor. Gelincik üretimi için birilerine ruhsat verildiği yönündeki iddialar da bu düşüncemizi güçlendiriyor.”

Fotoğraf / Yeni yönetmeliğe göre gelinciklere de çip takmak zorunlu. Via Pexels.
“Hem zorunlu tutup hem ücret talep etmek kabul edilebilir değil”
Yalçın, evde yaşayan kedi ve köpeklere yapılacak çiplemenin zorunluluk olmaması gerektiğinin altını çiziyor. Ayrıca, bu uygulamayı hem zorunlu tutup hem de karşılığında ücret talep etmenin kabul edilemez olduğunu söylüyor: “Kedi ve köpek çiplemesi bir yere kadar anlaşılabilir ama bunun da zorunluluk olmaması gerekli. Kişiler hayvanlarını takip için isterse yaptırmalı, o zaman iyi bir şey. Ama sokakta yaşayan her hayvana bu eziyet – yakala, götür, çipi tak geri getir – olmamalı. Kaldı ki nazik davranılacağını da hiç sanmıyoruz o hayvanlarımıza. Ayrıca bir konuyu hem zorunlu tutup hem de bunun için ücret talep etmek, bu ücretli zorunluluğa uyulmadığı takdirde de ceza uygulamak kabul edilebilir bir durum değil.”
“Milletvekillerinin de tepki vermesini bekliyoruz”
Yeni uygulamayla birlikte, çip taktırmayan hayvan sahiplerine 10 bin TL para cezası uygulanacak. Yalçın, böyle bir cezanın hayvan cinayetlerinde dahi öngörülmediğini vurguluyor. Bu şekildeki bir uygulamayla köpeğine çip taktırmayan bir kişi, köpek öldüren bir kişiden daha fazla idari para cezasına tabi tutuluyor. Yalçın sözlerine şöyle devam ediyor: “Bir diğer problem idari yaptırım konusu. Yönetmelikle getirilen çipleme yükümlülüğüne uymayan kişilere 10 bin TL idari para cezası uygulanması, Hayvanları Koruma Kanunu‘nda hayvan aleyhine fiillere getirilen idari para cezaları düşünülünce haddini ve amacını aşan bir yaptırım. Bu şekilde bir uygulama ile birlikte yaşadığı köpeğe çip taktırmayan bir kişi, köpeği öldüren bir kişiden daha fazla idari para cezası ödeyecek. Kanun değişikliği çalışmalarında ‘Hayvan terk etmenin cezası 10 bin TL olsun’ dediğimizde bize ‘Bu miktar çok yüksek, tahsil kabiliyeti yok’ cevabını veren milletvekillerinin bu konuda da benzer tepkiler vermesini bekliyoruz.”
Üniversite öğrencileri 2021’in başından beri sadece akademik özerklik ve özgürlükleri savunmak için değil, kampüslerinin etrafındaki doğayı korumak amacıyla da seslerini yükseltiyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde cumhurbaşkanı tarafından atanan rektör Melih Bulu’ya karşı protestolar sürerken, boğazın diğer yakasında başka bir öğrenci grubu gündemde daha az yer bulan bir mücadele veriyor.
Türk-Alman Üniversitesi’nin öğrencileri, eğitim gördükleri kampüslerinin bitişiğinde, Beykoz’un yeşil yamaçlarında yer alan 111 bin metrekarelik ormanlık alanın imara açılmasına ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 7 Ocak’ta alınan bir karara karşı bir kampanya başlattı.
Arazinin yasal statüsünün değiştirilmesi, 20 farklı ağaç türünün barındıran yemyeşil ormanlık alanın yerine, tıpkı İstanbul’un dört bir tarafında olduğu gibi adeta betondan bir örtüyü andıran yeni site ve rezidansların, iş yerlerinin ve AVM’lerin yükselmesine neden olabilir. Kentte son yıllarda gittikçe hızlanan denetimsiz büyüme ve şehrin üçüncü köprü ile yeni havalimanı hattı üzerinde kuzeye doğru genişlemesi şimdi de Beykoz’un boğaz gören sırtlarını tehdit ediyor.
“Beykoz çoraklaştırılmaya çalışılıyor”
“İkinci köprünün Asya ayağında konumlanan Kavacık, plazalar ve apartmanlarla çoktan Levent’in devamı haline gelmiş durumda. Bu ilerleyiş ise üçüncü köprünün ve üçüncü havalimanın yapılmasıyla kuzeyden de ilçeyi kuşatma altına alındı,” diyor imar kararına karşı harekete geçen öğrencilerden Ayşenur Sunar. Türk-Alman Üniversitesi’nde lisans eğitimini sürdüren Sunar aynı zamanda yeni kurulan Beykoz Çevre Dayanışması’nın da bir üyesi. Sunar’a göre imar kararı, daha önce yapılaşmanın merkezine görece uzak olduğu için varlığını sürdüren Beykoz sırtlarındaki ormanlık alanların yeni inşaat projelerine açılacağının göstergesi. “Beykoz dört bir yanından kırpılarak çoraklaştırılmaya ve doğal güzelliğini yitirmeye zorlanıyor,” diyor Sunar.
Öğrenciler destek çağrısına devam ediyor
Bu durum karşısında Türk-Alman Üniversitesi öğrencileri seferber olmuş. Öğrenciler sadece kampüs içinde harekete geçmekle kalmamış, Beykoz’da yaşayan ve “bu keyfi orman talanına hayır demek isteyen” yurttaşların bir araya gelebilmesi için Beykoz Çevre Dayanışması’nı kurmuş. Kampüs dışında, tüm ilçede seslerini duyurmak için pazarlarda bildiriler dağıtmış. Ayrıca benzer imar kararlarının iptali için mücadele veren Beykoz Kent Dayanışması ve Kuzey Ormanlar Savunması’yla da işbirliğine girmiş. “İmara açılma konusunda itiraz etmek için yazılı dilekçeler topladık ve dilekçeleri [Beyoğlu Belediyesi’ne] teslim ettik, binanın önünde engellemelere rağmen basın açıklaması yaparak halkın itirazlarını ilettiğimizi ve sürecin sonuna kadar takipçisi olacağımızı duyurduk. İmara açılan ormanda küçük bir ekiple yürüyüş düzenledik. Haber kanalları ve Beykozlu insanlardan olumlu geri dönüşler aldık,” diye anlatıyor çalışmalarını Sunar. Grup ayrıca #BeykozOrmanlarınaDokunma ve #BeykozNefessizKalmasın gibi etiklerle sosyal medyada kampanyalarını görünür kılmaya çalışıyor.
Türk-Alman Üniversitesi’ndeki öğrencilerin bu girişimi üniversitelerde kampüs çevresinde yeşil alanların yok edilmesine karşı yürütülen ilk kampanya değil elbette. Gezi Parkı eylemlerinden iki ay önce ODTÜ öğrencileri, Ankara’nın en büyük yeşil alanlarından biri olan kampüslerinin içinde yol inşaatı için ağaç kesilmesine karşı büyük protestolar düzenlemiş ve eylemlere destek için ülke çapında binlerce kişi destek için sokaklara dökülmüştü. 2019’de ise öğrenciler iki ayı aşkın bir süre boyunca ODTÜ kampüsünün kavaklık alanında yurt inşaatlarında ağaç kesilmesine karşı gece gündüz nöbet tutmuştu.
ODTÜ’de yaşanan bu emsaller Türkiye’de üniversite öğrencileri arasında, kampüs ve çevresindeki doğayı korumak konusunda sorumluluk sahibi olduklarına dair bilincin arttığını gösteriyor.
“Kampüsün yapılacağı alanın Beykoz seçilmesinin nedeni, ‘doğayla iç içe’ bir üniversite gerçekleştirme isteğiydi”
Türk-Alman Üniversitesi iki ülkenin ortaklığında 2010 yılında kurulduktan sonra ilk öğrencilerini 2013/2014 eğitim yılında kabul etmeye başladı. Sunar, üniversiteye milyonlarca euro yatırım yapan Almanya’dan temsilcilerin kampüsün yeşil bir alan içinde konumlanmasını özellikle talep ettiğini söylüyor. “Türk-Alman Üniversitesi kurulurken özellikle Alman tarafının Almanya’da önem verilen bir konsept olan ‘doğayla iç içe üniversite’nin İstanbul’da da gerçekleşmesini istediklerini ve okulun yapılacağı alanın Beykoz’da seçilmesi kararının bu doğrultuda verildiğini biliyoruz.” İmar kararı, doğayla iç içe üniversite deneyimi yaşamak isteyen üniversitenin öğrencilerini son derece rahatsız etmiş. “İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Sarıyer ve Beykoz her zaman İstanbul’un büyük ölçüde yeşil kalmış en büyük bölgeleriydi. Belki çocukluğun verdiği saflıkla sıranın bu ilçelere de geleceği hiç aklıma gelmemişti. Yaz aylarında piknik yapmaya gittiğimiz, oyunlar oynadığımız alanların sermaye uğruna yerini çirkin binalara bırakmasını düşünmek bile çok üzücü” diye anlatıyor Sunar.
Her ne kadar Türkiye’de siyasetin yargı üzerinde baskısı ve kontrolü artsa da, mahkemeler doğa talanıyla sonuçlanacak projelerin iptali için hâlâ yurttaşların başvurabileceği en önemli mecralar. Beykoz’daki imar planına karşı yurttaşlardan gelecek tepki hukuki süreçte ormanlık alanın korunması lehine bir karar çıkması için büyük önem taşıyor. Nitekim akademideki siyasi baskı, çevre talanına karşı bile üniversitenin ellerini kollarını bağlamış durumda.
“Çevre sorununa yönelik itiraz her ne kadar zararsız görünse de, üniversite rektörlüğünün dolaylı olarak hükümeti karşısına alacak bir tavır sergilemesi pek mümkün durmuyor”
“İmar kararı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan ve Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan çıktı. Dolayısıyla üniversitenin bu noktada yapabileceği davacı olmakla sınırlı durumda. Bununla birlikte bir çevre sorununa yönelik itiraz her ne kadar zararsız görünse de, üniversite rektörlüğünün dolaylı olarak hükümeti karşısına alacak bir tavır sergilemesi pek mümkün durmuyor” diyor Sunar. Buna rağmen üniversitelerden destek talep edeceklerini de ekliyor: “Konuya dair öncelikli muhatabımız Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’dır, itiraz talebimizin reddedilmesi durumunda Türk-Alman Üniversitesi başta olmak üzere Beykoz’daki bütün üniversite yönetimlerinden desteklerini isteyeceğiz. Ancak dürüst olmak gerekirse üniversitenin Türkiye kanadından bir destek göreceğimizi düşünmüyoruz.”
Kampüs içinde ve dışında aylardır devam eden Boğaziçi Üniversitesi protestolarının ve Beykoz’da oluşan dayanışmanın gösterdiği gibi, öğrenciler daha özgür ve doğa dostu bir akademi için mücadele vermekten kaçınmıyor. Sunar ve onun gibi öğrenciler verdikleri mücadelenin sadece Beykoz ya da İstanbul ölçeğiyle sınırlı değil, küresel bir boyutu olduğunu da özellikle vurguluyorlar: “Temiz hava almak, rahat hissetmek İstanbul’da her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Ve bu talan ne yazık ki sadece Beykozluları ya da İstanbulluları etkilemiyor. Hava kirliliği, küresel ısınma, iklim krizi gibi sorunlar da bu fütursuz ormansızlaştırmanın küresel sonuçları.”
İklim krizi ile mücadele giderek bilim insanlarının katkılarıyla tanımlanmış, ölçülebilir hedeflere dayalı politikalar üzerine inşa ediliyor. Bunların başında atmosfere salınan insan kaynaklı sera gazı miktarının düşürülmesi geliyor. Düzenli artışın önce durdurulup kontrol altına alınması, ardından da düşük karbon ekonomisine geçiş iklim mücadelesinin önemli safhaları. Bu çerçevede belirlenen ve Paris Anlaşması sonrasında birçok politika belgesinde bağlayıcı bir taahhüt olarak yer almaya başlayan temel kavramlardan biri de net sıfır emisyon; bir başka deyişle atmosfere salınan ve sera etkisine neden olan başta karbondiyoksit olmak üzere toplam sera gazı miktarının yeryüzü tarafından emilen sera gazı miktarıyla eşit hâle gelmesi.
Hükümetlerin kalkınma ve sanayi stratejileri, belediyelerin şehircilik anlayışları gibi makro politikalar bir yana, özel işletmelerin faaliyetleri, hatta her bireyin günlük yaşamı artık karbon emisyon miktarının dengelenmesi etrafında yeniden tanımlanıyor, biçimleniyor. Peki, net sıfır emisyon olgusunu belirleyen unsurlar neler ve bu hedefe erişmek için önümüzdeki on yıllarda ne tür adımlar atılabilir? Dokuz maddede ele alıyoruz.

Fotoğraf / Poznan, Polonya. Marcin Jozwiak
➀ Net sıfır emisyon hedefine nasıl erişilebilir?
“Net sıfır emisyon” terimi ile tam olarak ne ifade edildiğini mercek altına alalım. Öncelikle “net sıfır”, “sıfır emisyon” anlamına gelmiyor. “Net” kelimesi, atmosfere salınan sera gazlarıyla doğa tarafından emilen sera gazlarının – en azından – eşitlenmesi vurgusunu içeriyor. Dolayısıyla net sıfır emisyona erişmek, “karbon nötr” veya atmosferde sera gazı efektini pekiştiren bütün gazları dikkate aldığından giderek yaygınlaşan deyimle “iklim nötr” olmaktan geçiyor. Bunun için birçok yol mevcut:
– Net sıfır emisyon hedefinin ana eksenini oluşturan unsur enerji üretiminde fosil yakıtların kullanımına son verilmesi; ulaşım da dâhil olmak üzere her alanda enerji ihtiyacının temiz, yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği politikasıyla sağlanması. Bunu büyük çapta gerçekleştirmek için bazı hükümetler uzun vadeli planlar geliştirmeye başladılar.
– Sanayi, tarım ve kentsel planlama politikalarında enerji verimliğini arttırmaya yönelmek, bunu sağlayacak yeni teknolojilerin ve süreçlerin geliştirilmesini desteklemek.
– Karbon yakalama çözümlerine yatırım yapılması. Bunların başında en doğal ve düşük maliyetli çözümlerden biri olan ağaç dikmek ve tabiatın, özellikle de biyosfer rezervi olarak belirlenen bölgelerin korunması geliyor. Bu çerçevede kendilerine net sıfır emisyon hedefi koyan ülkelerin ya da uluslararası şirketlerin, ağaç dikme programlarına yatırım yapmak suretiyle karbon yakalanmasına katkı sağlamayı taahhüt ettiklerini görmek mümkün. Atmosfere yayılan sera gazının karbon yakalama çözümleriyle denkleştirilmesine “karbon telafisi” (carbon offset) adı veriliyor.
– Öte yandan, karbon telafisi için hiç de mubah görülmeyen yollar var. Bahsedilen denkleştirme ya da karbon nötr durumu, bir hükümet ya da özel bir işletmenin başka bir ülkenin karbon salım hakkını satın almasıyla sağlanabiliyor. 2015’te imzalanan Paris Anlaşması’na gidilen süreçte salım hakkı üzerinden ticaret yapılması sıklıkla gündeme gelmiş ve eleştirilmişti. Bilim insanları ve iklim aktivistleri, “iklim adaleti” vurgusuyla gelişmiş ülkelerle kalkınmakta olan ülkeler arasında karbon salım hakkı anlaşmaları yapılmasına karşılar. Bunun yerine, kalkınmakta olan ülkelerde karbon sıfır toplumlar oluşmasına imkân tanımak için iklim alanındaki finansal desteklerin artması talep ediliyor.
Ayrıca, net sıfır emisyon hedefinin temelini oluşturan prensipler birtakım genellemelere dayanıyor. Bitkilerin ve toprağın atmosfere salınan fosil yakıt kaynaklı gazları yakalama kabiliyeti, “net sıfır” hesaplamalarında öngörülen kapasiteden sınırlı. Giderek daha fazla gördüğümüz şekilde şirketlerin ürünlerini veya faaliyetlerini “karbon nötr” olarak pazarlamaları ise temelde yanıltıcı. Bu genellemelerin içerdikleri mitler hakkında, petrokimyadan tarıma birçok alanda uzmanlık sahibi 41 bilim insanının kaleme aldığı “net sıfır emisyon ve karbon telafisi hakkında çökertilmiş 10 mit” adlı metni (İngilizce) okumanızı öneririz.

Fotoğraf / “Fridays For Future” yürüyüşü, Bonn, Almanya, 2019. Mika Baumeister
➁ Paris Anlaşması, net sıfır emisyon hedefini odağına alan iklim politikaları açısından bir eşik mi?
Evet, dönüm noktası dahi denebilir. 12 Aralık 2015’te imzalanan Paris İklim Anlaşması’nda küresel ısınmayı ortalama 2 derecenin altında tutma hedefinin belirlenmesi, sera gazı emisyonlarının azaltılmasını, uzun vadede de “net sıfır” seviyesine çekilmesini bir iklim bilincinden ibaret olmaktan çıkardı ve politikaya dönüşmesini sağladı. Hükümetler ilk defa küresel ısınmayı önlemek için üzerlerine düşen sorumlulukla yüzleşti (ya da yüzleşmek zorunda kaldı).
Ayrıca, Paris Anlaşması’nın bağlayıcı özelliği iklim hareketinin taleplerine de bir zemin oluşturuyor. 2018 yazında İsveçli lise öğrencisi Gretha Thunberg’in iklim için okul grevi eyleminden sonra çığ gibi büyüyüp küresel bir gençlik hareketine dönüşen Gelecek İçin Cumalar (Firdays For Future) ve aynı dönemde Londra’daki iklim protestolarında doğan Yokoluş İsyanı’nın hükümetlere yönelik çağrılarında net sıfır emisyon hedefi önemli bir yer tutuyor. Dahası, net sıfır emisyon hedefine 2030’a kadar ulaşılabilmesi için birçok ülkede iklim aktivistleri ulusal ve yerel yönetimlere İklim Acil Durumu ilan etmeleri yönünde çağrı yapıyorlar.
➂ Net sıfır emisyon hedefine ulaşan ve politika belgelerinde yer veren ülkeler hangileri?
Evet, var! Net sıfır emisyon dersini en çok çalışan ülke, Himalaya dağlarının ücra bir köşesine sıkışmış Butan. Hepimizin halkının mutluluğunu ölçmesiyle tanıdığı Butan’ın iklim krizine karşı da ön safta yer alması şaşırtmamalı. Butan’ın anayasasına göre ülkenin hâlihazırda yüzde 70’lerde olan ormanla kaplı arazisi, yüzde 60’ın altına düşemez. Ülkenin yüzde 51’i ise koruma altında bölgelerden oluşuyor. Ayrıca 2030’a kadar atıksız ülke olma hedefiyle alışkanlıkları değiştirmek için her ayın ikinci günü bir saat boyunca tüm halk atık toplamak ve temizlik yapmak için seferber ediliyor. Üstelik, elektriğe erişebilen hane sayısı 2006 ile 2016 arasında yüzde 60’tan yüzde 99’a çıkmasına rağmen Butan net sıfır emisyon dengesini korumayı başarmış. Ürettiği karbonun üç katını ormanlarıyla bertaraf eden Butan karbon negatif iki ülkeden biri. Diğeri ise, ülkenin yüzde 93’ü Amazon ormanlarıyla kaplı Surinam.
Bu iki ülkenin yanı sıra, altı ülke net sıfır hedefini kanunlaştırdı. Aralarında İsveç hedef tarihini 2045 olarak belirledi, diğer beş ülke ise 2050’de net sıfır emisyona erişme taahhüdünde bulundu. Bunlar sırasıyla: Birleşik Krallık, Fransa, Danimarka, Yeni Zelanda ve Macaristan. Avrupa Birliği ve beş ülkede ise (Güney Kore, İspanya, Şili, Fiji, Kanada) 2050’de net sıfır emisyona erişme zorunluluğu kanun teklifi aşamasında.
Net sıfır emisyon hedefine kanun gibi bağlayıcı olmayan, ancak uzun vadeli stratejilerin pratiğe geçirilmesini sağlayan çeşitli politika belgelerinde yer veren 18 ülke daha bulunuyor.
Tüm bu bilgilere Energy and Climate Intelligence Unit’in hazırladığı, net sıfır emisyon politikaları takibi (“Net Zero Tracker”) sayfasından erişmek mümkün. Sayfadaki grafikte, net sıfır emisyon hedefinin tartışmaya başlandığı onlarca ülkeye de yer verilmiş. Bir eksik dikkat çekici – bunu 9. maddede daha detaylı olarak ele alacağız.

Fotoğraf / Stefan R.I. via Picspree
➃ Kirletici firmaların “net sıfır emisyon” taahhüdünde bulunmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Paris Anlaşmasıyla birlikte genişleyen küresel iklim hareketi büyük kirletici firmalar üzerindeki baskıyı artırıyor. Shell, BP, Coca-Cola, Pepsi, Unilever, Nestlé ve daha birçok kirletici firma son iki yılda “net sıfır emisyon stratejisi” oluşturduklarını açıkladılar. Peki, bu stratejiler ne kadar gerçeği yansıtıyor ve perde arkasında iklim açısından bağlayıcı politikaların oluşturulması aleyhinde lobicilik faaliyetleri yürütülüyor mu?
Söz konusu küresel şirketler olduğunda şeytan çoğu zaman ayrıntılarda gizleniyor. Örneğin dünyanın en büyük kirleticileri arasında, özel şirketler kulvarında ilk beşe giren Shell, Şubat 2021’de net sıfır emisyon niyetini somut bir stratejiye döktü. Ancak stratejide, iklim krizi ile mücadelede en kritik dönem olarak görülen önümüzdeki on yılda üretimin yüzde 20 oranında arttırılması öngörülüyor. Öte yandan, “net sıfır” hesaplarının yumuşak karınlarından biri “denklik hesabına”, yani üretilen ve telafi edilen sera gazlarının eşitlenmesine dayanıyor olması. Petrokimya firmalarının fosil yakıt üretimlerini azaltmadan alternatif yeşil enerji teknolojileri sunarak net sıfır emisyona yaklaşmaları pekâlâ mümkün. İklim ekonomisi jargonunda buna karbon yoğunluğunu (carbon intensity) azaltmak deniyor. Prensipte bu, fosil yakıt üreten enerji firmaları açısından yeni teknolojilere yatırımlarını hızlandırmaya teşvik edici bir formül gibi görülebilir. Ancak fiilen, fosil yakıt üretiminin düşürülmesinin geciktirilmesine yol açıyor. Bir başka deyişle, Shell’in kısa vadede belirlediği strateji, rezervlerindeki petrolü daha hızlı tüketip net emisyon değerini dolaylı yollarla azaltmak üzerine kurulu. Bu da iklim açısından hiç de iç açıcı değil.
Halkla ilişkiler kampanyalarının iklim alanında bir diğer şampiyon kirletici firması ise Coca-Cola. Dünyanın en büyük plastik atık kirleticisi, 2040 yılında net sıfır emisyona erişeceğini vaat etti. O halde artık kolalarımızı gönül rahatlığıyla yudumlayabilir miyiz? Pek sayılmaz. Coca-Cola’nın iklim aleyhinde lobicilik sabıkası bir hayli kabarık. 2017’de sızdırılan iç strateji belgeleri, firmanın AB’deki atık toplamanın ve depozito sisteminin geliştirilmesi yönündeki politikalara karşı olduğunu ortaya koymuştu. Tepkiler üzerine Coca-Cola plastik sanayisi için lobicilik yapan Plastics Industry Association’ndan (Plastik Sanayii Derneği) çekildiğini duyurmuştu. Ocak 2021’de Grist’in internet sitesinde yayınlanan Nathanael Johnson’ın haberine göre ise tüm ışıltılı reklamların ve vaatlerinin aksine, Coca-Cola ve Google gibi firmalar Amerikan Kongresi’nde iklim ajandasının ilerletilmesi konusunda sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla ortaya konan net sıfır emisyon hedeflerinin toplumun ve medyanın denetimine tabi tutulması şart.
Net sıfır emisyon politikalarına karşı çıkan çok güçlü başka sanayiler de var. Bu senenin başında New York Üniversitesi tarafından yayınlanan kapsamlı bir araştırmaya göre ABD’deki endüstriyel et ve süt ürünleri firmaları 2000’li yıllardan bu yana iklim politikaları aleyhinde lobiciliğe milyonlarca dolar harcadı ve harcamaya devam ediyor.
Kısacası, tüm dünyada artan iklim bilinci firmalara net sıfır emisyon hedefi belirlemekten kaçınma imkânı tanımıyor. Ancak iklim mücadelesinin en kritik ayaklarından biri kirletici firmaların söylemleriyle eylemlerinin örtüşüp örtüşmediği konusunun peşini bırakmamak olacak.

Fotoğraf / Indiana’da bir güneş paneli tarlası, ABD. American Public Power Association
➄ Küresel firmalar ve işletmeler için belirlenen kıstaslar var mı?
Net sıfır emisyon politikalarının olumsuz tarafı küresel firmalara ağaç dikme inisiyatiflerine destek vermek gibi, üretim süreçlerini değiştirmeden karbon telafisi yapabilme seçeneği sunması. Şirketlerin net sıfır hedeflerini telafi stratejisi yerine emisyon azaltma politikası üzerine kurmalarını sağlamak için Karbon Saydamlık Projesi (CDP), BM Küresel İlkeler Sözleşmesi (UN Global Compact), Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) ve Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) ortaklığında Bilime Dayalı Hedefler girişimi başlatıldı. Bu çerçevede şirketlerden net sıfır emisyon stratejilerini oluştururken iklim bilimiyle uyumlu kıstasları temel almaları bekleniyor. Telafi faaliyetleri ise net sıfır emisyon için geçerli bir yöntem sayılmıyor.
Girişimin Bilime Dayalı Net Sıfır Hedefi el kitabı ise şirketlerin açıkladıkları net sıfır emisyon hedeflerinin gerçekçi olup olmadığını saptamak için gözlemci kurumlara ve gazetecilere şu kılavuz-kriterleri sunuyor:
– Kapsam: Şirketlerin net sıfır hedefleri, değer zincirlerinde atmosfere salınan tüm sera gazlarının kaynaklarını içermeli.
– Şeffaflık: Şirketler net sıfır hedefine dahil edilen ve dışında bırakılan tüm sera gazı emisyonları, net sıfıra erişmeyi hedefledikleri süre, bu süre içerisinde azaltmayı ya da nötralize etmeyi planladıkları emisyon miktarı ve, varsa, ara hedefler ya da kilometre taşları konularında şeffaf olmalılar.
– Emisyon azaltma temelli strateji: Şirketler değer zincirlerinde atmosfere salınan sera gazlarının kaynaklarını ortadan kaldırmayı hedeflemeliler. Bu hedef, küresel ısınmayı 1.5 °C derece ile sınırlı tutma yönündeki emisyon azaltma çabalarıyla süre ve ölçek açısından tutarlı olmalı. Bir şirketin net sıfır emisyona geçiş sürecinde telafi ve nötralizasyon tedbirleri, değer zincirindeki emisyon miktarının azaltılması için gerekli tedbirlerin yerine geçici süreliğine alınabilir, ama kesinlikle yerine geçemez.
– Emisyon azaltma hiyerarşisi: Şirketler stratejilerinde emisyon nötralize etme ya da telafi etme stratejileri yerine sera gazı kaynaklarının ortadan kaldırılmasına öncelik vermeli, değer zincirinde ya da dışında var olan karbon stoklarını ise korunmalı.
– Son tarih 2050: Şirketler net sıfır sera gazı emisyon hedefine 2050’den önce erişmeli, emisyon azaltma miktarının daha düşük olması pahasına daha erken bir hedef belirlenmemeli.
– Hesap verilebilirlik: Uzun vadeli net sıfır hedefler, şirketlerin faaliyet ve yatırım planlamalarıyla uyumlu bir süreç içerisinde, bilime dayalı ara emisyon azaltma hedefleriyle desteklenmeli, gidişat kontrol edilebilmeli.
– Ekolojik ve sosyal güvenceler: Emisyon azaltma stratejileri güçlü sosyal ve ekolojik ilkeler üzerine kurulmalı, biyoçeşitlilik, ekosistemler ve çalışan hakları korunmalı.

Fotoğraf / Avrupa’nın ilk iklim nötr mahallesi Västra Hammen, İsveç. La Citta Vita via Flickr
➅ Nüfusun yoğun olduğu metropoller nasıl bir strateji izliyor?
BM Habitat’ın verilerine göre dünyadaki enerjinin 78’ini şehirler tüketiyor. Atmosfere salınan sera gazlarının yüzde 60’ından da yine şehirler sorumlu. Net sıfır emisyona erişmek için birçok ülkenin ve kurumun hedef olarak belirlediği 2050 yılında 2.5 milyar kişinin şehirlerde yaşaması bekleniyor. Dolayısıyla belediyeler ve özellikle büyük metropoller sürdürülebilir bir şehircilik anlayışıyla sera gazı emisyon miktarının azaltılmasında çok önemli bir role sahip.
Paris Anlaşması’ndan bir yıl önce, 2014’te 17 büyük metropol belediyesi Kopenhag’da bir araya gelerek Karbon Nötr Şehirler Birliği’ni (Carbon Neutral Cities Alliance) kurdu. Oluşumun bugün itibariyle Berlin, Paris, Londra, Amsterdam, New York, Rio de Janeiro, Toronto, Sydney gibi dünyanın en kalabalık şehirlerinden bazılarının da aralarında olduğu 22 üyesi var. Oluşuma üye olmak için belediyelerden şu kriterleri doldurmaları bekleniyor:
– Belediye Meclisinin tüm sektörleri kapsayan (enerji, ulaşım, atık yönetimi) bir karbon nötr hedefini kabul etmiş olması;
– Karbon nötr hedefinin uygulanmasına yönelik bir planın hazırlanmış ya da hazırlanma sürecinde olması;
– Karbon nötr hedefinin uygulanmasına yönelik planı hayata geçirmek için gerekli bir bütçe ve kadronun oluşturulmuş olması;
– Şehrin birliğe aktif olarak katılması ve bu çerçevede küresel net sıfır emisyon hedeflerine bağlılığını göstermesi.
Öte yandan, Birleşik Krallık’ta Manchester belediyesinin öncülük ettiği ve altı Avrupa şehrinin (Frankfurt-Almanya, Modena-İtalya, Vilvoorde-Belçika, Zadar-Hırvatistan, Bistrita-Romanya ve Tartu-Estonya) yer aldığı URBACT Sıfır Karbon Şehirler projesi de halen devam ediyor. Paris Anlaşması’nın ardından başlatılan bir başka girişim ise C40 Şehirler ağı. Kalkınmaktaki ülkelerin görece daha fazla temsil edildiği, 97 şehrin üye olduğu bu ağ ulaşımdan atık yönetimine birçok alanda işbirliği imkânı sağlıyor.
2010’dan bu yana da kültür başkentlerinin yanı sıra “yeşil başkentler” seçen Avrupa Birliği ise 2030 yılına kadar 100 şehrin iklim nötr olması hedefini duyurdu. İklim nötr kentsel planlamada ise en önde giden şehirlerin başında Malmö geliyor. İsveç’in üçüncü büyük şehrindeki Västra Hammen mahallesi, Avrupa’nın ilk iklim nötr mahallesi olarak anılıyordu. Malmö her ne kadar 2020 için koyduğu tüm şehrin iklim nötr hale gelmesi hedefini yakalayamamış olsa da, yeni, bütün ayrıntıların dikkate alındığı, kentin karşı kıyısındaki Kopenhag’ın da dahil olduğu bir plan hazırlamak için kolları tekrar sıvadı. Malmö’nün yenilenebilir enerji, yerel gıda tüketimi ve atıkların yeniden kullanımına dayalı şehircilik politikası dünyanın dört bir yanında irili ufaklı birçok şehir için gelecekte ilham kaynağı olacağı kuşkusuz.
➆ Net sıfır emisyon için yaşam alanları ve binalarda ne tür uygulamalar yapılıyor?
Ölçeği biraz daha küçülttüğümüzde net sıfır emisyon hedefine erişmek için kritik birimlerinden biri de yerleşimler ve binalar. Sürdürülebilir bir yaşam gelecekte enerji verimliliğinin üst düzeyde olduğu, su ve ısının israf edilmediği, üretilen enerjinin yeniden kullanılıp dönüştürüldüğü yeni nesil binalardan geçecek. Hatta bir adım öteye giden, tükettikleri enerjiden fazlasını üreten “pozitif enerji binalar” da bu yeni nesil, çevre dostu yapılar arasında.
Yeni nesil binaların yaygınlaşmasındaki en büyük engel hâlihazırda bir hayli maliyetli olmaları. Avrupa Birliği, gelişmiş mühendisliğin ve mimari tekniklerin getirdiği bu yüksek maliyetleri düşürerek sıfır ya da pozitif enerji binaların yaygınlaşmasını sağlayabilmek amacıyla ZERO-PLUS adında bir proje başlattı. Proje kapsamında hem binalardaki enerji verimliliğini arttıran teknolojileri – yalıtım, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, mülti-fonksiyonel çatı tasarımı – erişime açmak hem de yerleşim bazında bu teknolojilerin maliyetleri düşürecek şekilde optimum seviyede kullanımını teşvik etmek amaçlanıyor.
Net sıfır emisyon ya da enerji binalara en çok yatırım yapan ülkelerin başında da soğuk iklimleri nedeniyle İskandinav ülkeleri geliyor. Norveç’in Trondheim kentinde, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi bünyesinde kurulan iki kilit merkez alana öncülük ediyor: Birincisi Net Sıfır Binalar Araştırma Merkezi (The Research Centre on Zero Emission Buildings), diğeri ise Akıllı Şehirlerde Sıfır Emisyon Mahalleler Araştırma Merkezi (Research Centre on Zero Emission Neighborhoods in Smart Cities). Her iki merkez, bazılarında işbirliği içinde oldukları ülke çapında 10’un üzerinde pilot proje yürütüyor. Bunlardan en iddialıları Bergen’de planlanan “Sıfır Kasaba”, Bodo şehir merkezinin yeniden tasarımı ve başkent Oslo’nun banliyölerinden Furuset’in yeniden dönüşümü – bir başka deyişle, yeşil bir kentsel dönüşüm projesi.
Merkezin internet sitesindeki tanımına göre, net sıfır binalar arasında beş ayrı seviye mevcut:
– Operasyonel: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binada operasyonel olarak üretilen sera gazları emisyonlarını telafi ettiğinde;
– Operasyonel ve Ekipman: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binada operasyonel olarak üretilen sera gazları ve prize takılı ekipmanlar için kullanılan enerjiyi telafi ettiğinde;
– Operasyonel ve Materyal: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binada operasyonel olarak üretilen ve inşaatta kullanılan materyallerin üretiminde oluşan emisyonları telafi ettiğinde;
– İnşaat, Operasyonel ve Materyal: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binada operasyonel olarak üretilen, inşaatı sırasında meydana gelen ve inşaatta kullanılan materyallerin üretiminde oluşan emisyonları telafi ettiğinde;
– Tamamı: Binanın yenilenebilir enerji üretimi, binanın ömrü boyunca ürettiği tüm sera gazı emisyonlarını telafi ettiğinde (inşaat materyalleri, inşaat süreci, operasyonel enerji üretimi ve yıkım/geri dönüşüm).
Ayrıca, Londra merkezli Yeşil Bina Konseyi (Green Building Council) yerel ölçeklerde inşaat sektöründe firmaları bir araya getirerek yeşil ve sürdürülebilir yapılar için işbirliği yapmalarını teşvik ediyor. Yukarıda bahsettiğimiz C40 Şehirleri ağının ise, belediye başkanlarının imzasına açılan, net sıfır emisyon binaları teşvik etmek için gereken planlama ve regülasyonları hayata geçireceklerine dair bir deklarasyonu mevcut.

Fotoğraf (temsili) / “Yavaş Gıda” akımının tarihi, 1986’da Roma’da Mc Donald’s şubesinin açılışının protesto edilişine dayanıyor. Joiarib Morales
➇ Düşük karbon beslenmenin net sıfır emisyon politikalarına etkisi var mı?
Kesinlikle. Tarım ve hayvancılık başta olmak üzere, karbon emisyonlarının önemli bir kısmını gıda sektörü oluşturuyor. Sürdürülebilir bir yaşamla uyumlu düşük karbon beslenmenin hedefi gıda ürünlerinin üretimi, ambalajlanması, tedariki ve geri dönüşümü aşamalarında sera gazı emisyonunu en aza indirmek. Düşük karbon diyetlerde bu nedenle endüstriyel et ve hayvansal ürünler tüketilmiyor, sebze ve meyvelerde mevsimsel ve yerel ürünlere öncelik veriliyor ve plastikle ambalajlanmış, işlenmiş gıdalara da olabildiğince az rağbet ediliyor. Organik atıkların kompostla yeniden değerlendirilmesine ayrıca önem veriliyor. Yerel ürünlerle beslenmeye dayalı vegan diyet bu nedenle tüm üretim safhası ve tedarik zincirinde sera gazı emisyonlarının en düşük olduğu beslenme türü olarak görülüyor.
Gıdayı nereden aldığınızın beslenmenizde ardınızda bıraktığınız karbon ayak iziyle çok ilgisi var. Süpermarketler, çoğu yerel olmayan, endüstriyel ve işlenmiş ürünleri yüksek miktarda ambalajla tüketiciye ulaştırdıkları için yüksek karbon bir gıda tüketimine yol açıyor. Doğrudan üreticiden ya da toptancıdan edinilen ürünler sunulduğu için, semt pazarları, bostanlar, organik marketler ve kooperatiflerin satış noktaları ise sizi düşük karbon diyetine bir adım daha yaklaştırırken döngüsel bir ekonomi imkânı da yaratıyor.
Gıda aktivizmi, neredeyse iklim mücadelesi kadar eski. “Yavaş Gıda” akımının tarihi, 1986’da Roma’da Mc Donald’s şubesinin açılışına karşı düzenlenen protesto eylemine dayanıyor. 1990’lı yıllardan itibaren tarımda GDO’ların yaygınlaşmasıyla birlikte büyük bir direniş doğdu. Günümüzde ise C40 Şehirler ağı bünyesinde gıda üretim ve tedarik sürecinde sera gazını azaltmanın gerekli olduğuna dair bilinç yükseliyor. Ağ tarafından hazırlanan, şehirlere israfı ve gıda atıklarını azaltmak, organik tarım metotları ile üretilen gıdaları yurttaşlara sunmak konusunda sorumluluklar atayan deklarasyonu hâlihazırda 14 üye şehir imzaladı.
➈ Peki, ya Türkiye?
Eğer Paris Anlaşması’nı bilimsel, ölçülebilir ve bilinçli iklim politikaları açısından bir milat olarak tanımlıyorsak, Türkiye’nın iklim konusunda daha Taş Devri’nde olduğunu söyleyebiliriz. Anlaşma beş yıldır TBMM’de onaylanmayı bekliyor. Dahası, karbonsuz bir ekonomiye geçiş bir yana dursun, Türkiye’nın fosil yakıtlara olan bağımlığı azalma sinyali göstermiyor. Doğalgaz rezervleri keşfetmek için kıyılardaki sondaj çalışmaları en çarpıcı örneklerden biri. Ülkemizde emek sömürüsüyle elde edilen ve en kirli fosil yakıtların başında gelen kömür, halen enerji politikasının kalbinde yer almayı sürdürüyor. Ulusal ya da yerel ölçekte kirliliği azaltmaya yönelik politikaları tutarlı kılacak bir net sıfır emisyon hedefi henüz siyasetçilerin kelime dağarcığına girebilmiş değil. Belki de en yüz kızartıcı tablo, 3. maddede paylaştığımız net sıfır emisyon listesinde gizli: Listenin alt kısmında net sıfır emisyonlara dair bir tartışmanın yapıldığı bütün ülkelere yer verilmiş. Aralarında dünyanın en yoksul, siyasi ve ekonomik krizlere gebe ülkelerin bile bulunduğu listede Türkiye yok.
Oysa Türkiye’de kirliliğe ve çevre talanına karşı köklü, yıllar yılı verilen mücadelelerle giderek genişleyen yurttaş hareketleri iklim ajandasını sırtlıyor. İklim, siyasetçilerin gündemine daha giremedi belki ama hepimizin günlük hayatını etkileyen birçok sorunun kaynağı haline geldi. Ancak bugün net sıfır emisyon hedeflerine dayalı ulusal ve yerel politikaların oluşturulması için önce Paris Anlaşması’nın Meclis’te onaylanması, en azından ilkesel bir zorunluluk. Şubat ayında Change.org’da 47 yerel, ulusal, uluslararası derneğin ve gençlik hareketlerinin desteğiyle #ParisiOnayla çağrısıyla bir imza kampanyası başlatıldı. Bu kampanyaya destek vererek, Türkiye’deki yetkililere Taş Devri’nden çıkıp sorumlu iklim politikaları oluşturma zorunluluklarını hatırlatabilirsiniz.


